ANTI-AGING : SAĞLIKLI YAŞAMA YÖNTEMLERİ

Aslında anti-aging diye bir şey yok diye söze başlamak istiyorum. Çünkü bütün canlılar, hepimiz doğduğumuz andan itibaren yaşlanmaya başlıyoruz. Bu kaçınılmaz bir süreç. İçimizde bir biyolojik program var ve eninde sonunda ölümle bitiyor. Bu gezegende yaşam süresi bize verilmiş bir armağan. Ben insanların ruhlarına da inanan bir kişiyim. Ruhlarımızı tekâmül ettirebilmek için bu gezegene belli bir zaman diliminde geliyoruz ve görevimiz bitince de buradan ayrılıyoruz.

Tabiî, bu görevi yaparken, ruhumuzu tekâmül ettirirken, beden bizim için çok önemli bir araç. Bedenimize iyi bakmamız gerekiyor. Bunu da oyunu kurallarına göre oynayarak başarabiliyoruz. Çünkü bizler düşünen, akıllı canlı türüyüz ve bu biyolojik programı en maksimum şekilde kullanma yetimiz, aklımız var.

Yapılan araştırmalara göre, günümüzde insan yaşamının 100-120 yaşına kadar olduğu söyleniyor. Çünkü günümüzde sayısı az olsa bile, 120 yaşına kadar yaşayan, bunu başaran insan sayısı giderek artmaya başlamış durumda. Onun için deniliyor ki, en az 100 yaşına kadar yaşayabilirsiniz.

Ben lise çağlarında iken, Cahit Sıtkı Tarancı?nın bir şiiri vardı, ?Yaş 35, yolun yarısı?.  35 yaş o zaman çok uzak geliyordu. 35 yaşına gelince demek ki yolun yarısına geleceğim derdim. Sonra 35 yaşına geldim, baktım ki yolun yarısındayım, ama daha yapacak birçok işlerim var. Şimdi 100?lü yaşların yarısındayım, 50?li yaşlardayım. Önümde bir 50 yıl daha var ve buna seviniyorum, bunu maksimum bir şekilde kullanmak istiyorum. Çünkü burada hâlâ deneyimlemek istediğim pek çok şey var. Bunun için de bedenimi mümkün olduğu kadar iyi kullanmak zorundayım.

Bunu yaklaşık kendimde 10 yıldan beri uyguluyorum. Neden uyguluyorum? Çünkü, en son çocuğumu kırklı yaşlara doğru doğurdum ve minicik bir çocuğu kucağıma aldığım zaman baktım ki, onu dünyaya getirmekle bir görev yaptım ama, bu çocuğu yetiştirmek için benim sağlıklı, uzun yaşamam lâzım.

Şimdi anti-aging?e geri dönersek, aslında hedef sağlıklı bir şekilde yaşamamız. Tabiî, bunun yan ürünü olarak da genç görünüm ortaya çıkıyor. Yani, hiçbir zaman sonsuza kadar yaşamak mümkün değil. Çünkü, içimizdeki biyolojik programla devamlı bir yaşlanma ve geriye doğru gitme durumundayız, zamanı durdurmamızın imkânı yok. Bilim adamları araştırmışlar ve bununla ilgili pek çok teoriler ortaya koymuşlar. Meselâ DNA ve Genetik Teori, Nöroendokrin Teorisi, Serbest Radikal Teorisi ki, onu birazdan daha da açacağım, Hücre Zarı Teorisi, Hayflenglik Teorisi, Mitokondriyel Azalma Teorisi ve Çapraz Bağlanma Teorisi diye birtakım teorilerle yaşlanmayı izah etmeye çalışmışlar. Bunların içinde Serbest Radikal Teorisi, pek çok kişinin bugün kabul gördüğü ve uygulamaya çalıştığı bir teori; kısaca bunu açıklamak istiyorum.

Serbest radikal nedir? Bedenimizde hem devamlı birtakım kimyasal reaksiyonlar oluyor, hem de bulunduğumuz çevre koşullarından dolayı devamlı kimyasal maddelere maruz kalıyoruz. Nasıl? Meselâ, bu toplantıları izlemek için hepiniz dört günden beri.geliyorsunuz. Belki fark ediyorsunuzdur, eve gidince herkeste müthiş bir yorgunluk oluyor; hiçbir iş yapmadığımız hâlde yoruluyoruz. Neden yoruluyoruz? Çünkü, bulunduğumuz havada pozitif iyonların miktarı çok fazla; bu bizi aşırı derecede yoruyor. Düşüncenin pozitifi iyi ama, havadaki, iyonlardaki pozitif sayının artması bizi bir şekilde yoruyor çünkü bunlar bizim bedenimizde zararlı serbest radikallerin artmasına neden oluyor.

Keza, içtiğimiz su, yediğimiz yemekler, ambalaj içine girmiş her tür yiyeceğin içinde bizim için zararlı kimyasal maddeler var. Bunların en basiti, yani en az zararlısı olduğu söylenen, bromürler en zararlısı, sodyum benzuat dâhil  pek çok kimyasal madde var ve bunlar bizim bedenimize girdiği zaman bizi bir şekilde yıpratmaya başlıyor.

Aynı şekilde, kaçınılmaz olarak kullandığımız yine bir dolu temizlik ve kozmetik ürünü var. Hepimiz bundan vazgeçemiyoruz. Nasıl vazgeçemiyoruz? Bütün kadınlar deodorant kullanıyor. Deodorantların içinde alüminyumlu bileşikler var, alüminyum metali var ve diyorlar ki bazı araştırıcılar, kadınlardaki meme kanserinin bu kadar artmasının sebebi kullandıkları deodorantlar. Çünkü, özellikle bizim ülkemizdeki deodorantların pek çoğunda alüminyumlu birleşikler var. Koltuk altındaki kıl köklerinden lenf yoluyla bedenine girip orada birtakım değişikliklere ve ilerlemiş hâllerinde de kansere neden oluyor.

Yine aynı şekilde gündelik hayatımızda kullandığımız diş macunları. Diş macunlarının hepsinin içinde flor var. Florun fazlasının, bugün serbest radikal görev yaptığı ve kanserojen etki yaptığı yine ispatlanmış durumda.

Her şeyi bırakın, çeşmeden akan su; hepimiz yıkanıyoruz, elimizi yüzümüzü yıkıyoruz, parası ve vakti olanlar koşarak havuzlara gidiyor. Ne yapıyoruz? Sürekli klorlu suları kullanıyoruz. Şimdi klor da gene aynı şekilde vücut için son derece zararlı bir kimyasal madde ve serbest radikallerle reaksiyona girip beden için kanserojen etki yapıyor. Yine içtiğimiz sularda klor miktarı fazla.

Yine yapılan araştırmalara göre, özellikle mevsim dışında yenilen sebze, meyvelerin içlerinde, kullanılan sun?î gübrelerle veyahut da hormonlarla aktive edilmiş sebze ve meyvelerin içinde serbest radikalleri oluşturan kimyasallar çok miktarda.

Yani ezcümle, soluduğumuz hava, içtiğimiz, kullandığımız su, yediğimiz yiyeceklerle devamlı bir kimyasal bombardıman hâlindeyiz. Tabi, işin en acıklısı bir de kendi kendimize bu serbest radikalleri, kimyasal maddeleri üretiyoruz. Nasıl üretiyoruz? Bir defa her saniye 30 bin kimyasal reaksiyon oluyor vücutta. Bunlar peş peşe devam ediyor. Bunu durdurmak mümkün değil. Fakat, yapılan araştırmalara göre, stres altında kaldığı zaman insan bedeni, böbrek üstü bezlerinden birtakım hormonlar salgılanıyor ve bu hormonların fazla miktarda olması yine vücut için zararlı kimyasal maddelere dönüşüyor. Biz kaçınılmaz bir şekilde bu zararlı kimyasal maddeleri sürekli vücudumuzda ya kendimiz üretiyoruz, ya yaşam koşullarımızdan dolayı dışarıdan alıyoruz ve böylece bir kimyasal bombardıman hâlindeyiz.

Ben, 1977 Tıp Fakültesi mezunuyum ve son 30 yıldan beri şöyle bir baktığım zaman, okuduklarım, araştırmalarım, bu konulardaki edindiğim bilgiler çerçevesinde artık insanı şöyle görüyorum: Biz çok iyi elektrik donanımlı kimyasal bir fabrikayız. Muhteşem bir sistem ve her geçen gün insana olan hayranlığım artıyor. Çünkü, işin inceliklerini keşfetmeye başladıkça ne kadar mükemmel olduğumuzu fark ediyor insan ve bundan büyük keyif alıyor. Bu mükemmel sistem öyle güzel bir program içinde ki, eğer dağın başında yaşarsak, buz gibi kaynak sularını içersek, tamamıyla mevsiminde yetişmiş, organik tarımla gıdaları alırsak, stresimiz olmazsa, koşturmacamız olmazsa, bir yere yetişme kaygımız olmazsa, çocuklarımızın veya evdeki faturaların taksitlerini ödeme sorunumuz olmazsa son derece sağlıklı, mükemmel bir şekilde yaşayabiliriz. Çünkü, artık tıbbın geldiği nokta, eskiden insanlar için baş belâsı olan bazı hastalıklarla, özelliklerle bulaşıcı hastalıklarla, kitleleri toplu olarak ortadan kaldıran bazı hastalıklarla baş edebilme gücüne eriştiği için, sağlıklı, uzun bir şekilde yaşayabiliriz. Ama bu mümkün değil. Çünkü, dediğim gibi  hepimiz metropollerde yaşıyoruz, hepimiz bir koşturmaca içindeyiz, stres katsayımız çok yüksek. Onun için sürekli vücudumuzdaki kimyasal olaylar yürürken, ilâve olarak biz bunlara yük bindirmek durumundayız.

Şimdi bu kimyasallardan bahsederken, söyleyeceğim; ne oluyor da bize zarar veriliyor? Aslında serbest radikal teorisinde söylenen bu kimyasallar vücutta oluyor ve serbest radikal dediğimiz moleküller derhal oksijenle birleşiyor. Tek elektronu olmayan ve stabil olmayan molekül bunlar. Doğada her şey kendini stabil etmek istiyor. Kendini nötrlemesi için etrafta bulunan, negatif yükünü tamamlayacak pozitif bir şeye ihtiyacı var,. Ne yapıyor? Civarda eğer bunu ?chelation? yapacak, bağlayacak bir madde varsa ki, birazdan asıl ana konuyu getireceğim nokta o, anti-oksidanlara ihtiyacı var. Anti-oksidan olduğu zaman, serbest radikal anti-oksidanla birleşiyor ve vücuda zarar vermeyecek bir hâle geliyor, daha sonra da vücuttan atılıyor. Eğer ortamda bunu nötrleyecek anti-oksidan dediğimiz maddeler yoksa, derhâl LDH kolesterolle birleşiyor, küçük damarların -endotel diyoruz- iç cephelerine yapışıyor ve damar yapısında bozukluk ortaya çıkarıyor. Bu sırada eğer ortamda virüs, bakteri veyahut da  ?mite?  türü parazit vesaire bir madde varsa onun da yapısını alıyor. Ne oluyor? Damar yapısında bozulma oluyor. Şimdi radyologların çok sevdiğim bir lafı var, diyorlar ki; ?Bir kişinin yaşı eşittir damar yaşı.? Bir kişinin damarı ne kadar sağlıklıysa, lenf sistemi ne kadar sağlıklıysa o kişi o kadar sağlıklı oluyor.

Bu oluşan serbest radikal, dediğim gibi ya endetole gidiyor LDH ile yapışıyor, veyahut da ikinci afinitesi, hücrenin çekirdeğindeki DNA?ya yöneliyor,  DNA?nın bir parçasına gidip yapışıyor. Bu sefer, orada DNA?da bir takım bozukluklar yapıyor. Yani, bunun sonucunda da bizim otoimmün, kanser, yine sebebini Batı tıbbının tam açıklayamadığı pek çok hastalıkların oluşmasında rol oynuyor.

Bu serbest radikalleri bir şekilde ortamdan uzaklaştırmak için çılgınca bir anti-oksidan pazarı oluşmaya başladı. 1950?li yıllardan itibaren kimya sanayinin çok gelişmesiyle ilâç sektörü inanılmaz boyutlara ulaştı. Fakat, o sırada bazı bilim adamları baktılar ki,  bu ilâçlar da aslında kimyasal madde ve bunlar avuç avuç alınıyor. Şunu belirtmek istiyorum, dünyadaki en çok antibiyotik kullanılan ülkelerden biri ülkemiz. Kat?iyen Batılı bir ülkede gidip de eczaneden, ?bana şu antibiyotiği ver, alayım, on gün içeyim?, böyle bir şey yapamazsınız. Hatta kutu içinde bile satmıyorlar, poşetler içinde, kişiye yönelik, ancak az sayıda veriliyor. Bizde hem hekimler bunun maalesef öncülüğünü çekiyor, çok bol miktarda antibiyotikleri yıllarca insanlara yazdılar, hem de halkımız bilinçsizce gidip kendileri eczanelerden bunları talep ediyor.

Yani, bu kimyasal zehirlenmelere ilâve olarak, bir de bizim hekimler tarafından ve kendi bilinçsizliğimiz yüzünden aldığımız ilâç sektörünün, ilâç tröstlerinin yaptığı kimyasallar var. Fakat o sırada, 1960-1970?li yılların sonunda Luis Polling diye -kendisi Nobel ödülü almıştır- bir zat araştırmaları sonunda bakıyor ki, bu kimyasalları, ilâç sektörünün bu ilâçlarını alıp da insanların bedeninde birtakım hasarlar ortaya çıkıyor ve neticede tedavilerde pek olumlu olmuyor. Ama, araştırmaları sonucunda bakmış ki, C vitamini, ki çok iyi bir anti-oksidandır; çünkü insan bedeni doğada C vitaminini sentez edemeyen bir tür. Doğada üç tane canlı sentez edemiyor; bir tanesi bir kobay türü, primatlardan bir tür, bir de insanlar. Onun dışında doğadaki bütün hayvanlar kendi C vitaminlerini sentez edebiliyor. Bu ne demek? Biz sentez edemediğimiz için dışardan C vitaminine ihtiyacı var bedenimizin.

İşte Luis Polling bunun araştırmalarını yapıyor ve diyor ki; ?Yüksek dozda C vitamini alırsa birey, vücuttaki bu oluşan zararlı kimyasallarla C vitamini birleşip, bedeni bir şekilde arındırıp sağlıklı hâle gelebiliyor.?

Tabiî bununla ilgili karşı taraftaki ilâç tröstlerinin de bir dolu araştırmaları oluyor ve devamlı bir savaş sürüyor. Ama, baktığımız zaman, Polling çok başarılı bir şekilde 90?lı yaşlara kadar yaşamış ve son ana kadar makalelerini yazmış, son derece sağlıklı uzun bir ömür sürmüş. C vitamini ve diğer anti-oksidanları birey aldığı zaman vücudundaki dengeleri biraz  koruyabiliyor. Fakat bu da yetmiyor. Neden yetmiyor?  Yılların verdiği birikim var. Bu birikimler öyle bir hâle geliyor ki, ne kadar siz anti-oksidanları da verseniz, hücresel seviyede bu olayı çözemiyorsunuz. Onun için, bir şekilde şimdi moda olan detox olayı çıkıyor. Bunun öncülüğünü bizim Ankara Tıp?tan benimle aynı dönemlerde olan bir arkadaşım pek çok yazılar yazarak ?detox, detox? diye gazetelerde ve basında insanlara anlatmaya çalıştı.

Detox ne demek?

Demin de  söylediğim gibi, biz çok iyi elektronik donanımlı kimyasal bir fabrikayız. En küçük hücremiz de kimyasal bir fabrika. Asıl büyük kimyasal fabrika neresi? Bizim karaciğerimiz, akciğerimiz, derimiz ve böbreklerimiz. Bu dört tane sistemle vücuttaki oluşan zararlı kimyasallar bir  şekilde nötr hâle getirilip sistemden atılmaya çalışılıyor. Bu arındırmanın en önemli yeri karaciğer. Karaciğeri bir kişinin iyi çalışıyorsa, o kişi bir şekilde yaşamı daha iyi başarma şansına ulaşıyor.

Detox?u, biraz açmak istiyorum. Çünkü, detox değişik yöntemlerle yapılabiliyor. Nasıl oluyor? Anti-oksidanlar da aslında detox için yardımcı bir şey ama, hücresel seviyede, hücreyi temizlemeden, boşaltmadan, sistemi arındırmadan mevcut reaksiyonları engelleyip serbest radikallerin oluşmasını bir şekilde kesseniz bile, sistem dolu olduğu için başarı şansınız olmuyor.

Hayal edebilmeniz için şöyle bir şey anlatacağım. Amerika?da pek çok evde vakum sistemi vardır. Odaların altında bir sistem kurmuşlardır, günün belli saatlerinde vakumu çalıştırırsınız, ortamdaki kirleri vakumla çeker ve pırıl pırıl olur mekân. Ama, eğer o mekanda çok iri kirler varsa, büyük taşlar, topraklar, tahtalar vesaire varsa, siz ne kadar vakumu çalıştırırsanız da sistemi düzeltemezseniz. Bunun için de bir şekilde hem hücresel seviyede, hem de karaciğer düzeyinde bizim önce bedeni arındırmamız lâzım. Bunun en kolay, en ucuz yolu beslenme diye bir cins özel  diyet uygulayarak yapılanıdır.

Nasıl yapılıyor? Bir defa bunu uygulayan kişi bir hafta süreyle eti kesiyor. Sadece haşlanmış sebzeleri yiyor, yanında bol miktarda su içiyor. Yalnız su derken,  maksimum 4 litre, bütün sıvılarla birlikte 4 litre sıvı alıyor ve beden bir şekilde yıkanıp arınmaya başlıyor. Birinci haftanın sonunda meyve sularına geçiliyor. Meyve sularıyla da bir haftalık bir süre geçiriliyor, yine et yenmiyor ama, sebze de kesiliyor. Yani, günde 4 litreye  kadar meyve suyu ve su içiliyor. Böylece yine bir hücrelerde yıkanma, karaciğerde, sistemde bir temizlik oluyor. Daha sonraki hafta, yavaş yavaş meyve sularının yanına sebzeler ilâve ediliyor, yine bir hafta böyle devam ediliyor. Fakat, bu süreç sırasında tabiî bedende bir dolu reaksiyon oluyor. Bu reaksiyonlar sonucunda kişide halsizlik, yorgunluk, baş ağrıları, bedeninde ne kadar toksik madde biriktiyse o kadar o kişide ağır semptomlar görülüyor. Yani, o kişi rahatsız bir dönem geçiriyor sağlığına kavuşmak için. Çünkü, bir şekilde tutup da hortumla yıkayamıyoruz biz bunu, kendi sistemi içinde bir arınma, yıkanma programı uyguluyoruz. Bu, onun için  insanların çok hoşuna gitmeyen, çok keyif almadıkları bir şey ama, bilinçli bir insan bunu yaptığı zaman bedenindeki arınmayı kendisi gözlemliyor.

Bu kadar sabrı olmayan, parası olan kişiler için bunun  Amerika?da en az 400 tane merkezi var. EDTA diye bir uygulama var, etilen diamin tetra asatik asit. Belli bir protokolle, damardan  kimyasal madde veriliyor ve ?chelation? dediğimiz olayı yapıyor, bu kimyasal madde gidiyor, vücudun içindeki birikmiş olan o atıkları, serbest radikallerle oluşmuş endotel çeperindeki maddelere yapışıp bir şekilde bedeni arındırıyor. Buna ?chelation? terapisi deniliyor. Yine aynı şekilde, EDTA kadar pahalı olmasa bile skualen diye bir madde var, bir cins köpekbalığı karaciğerinden elde edilmiş kapsüller. Bunları da belli bir protokolle birey aldığı zaman, karaciğer, hücreler yavaş yavaş temizleniyor ve bir arınma ortaya çıkıyor.
Şimdi bu ilk temizlik. Yani, biz vakumları çalıştırmadan önce ortadaki büyük kütleleri, bedendeki o zararlı şeyleri bir şekilde temizleme harekâtımız.

Daha sonra, kişiye başka tekniklerle nöral terapi dediğimiz başka bir terapi uygulanıyor. Nöral terapi ile hedef, yine birtakım kimyasal reaksiyonları tetikleyip, hücreler arasındaki elektrolit balansını yeniden düzgün hâle getirme tekniği. Bunun da uzman bir kişi tarafından belli periyotlarla yapılıp, bedeni bir şekilde sempatik-parasempatik sistem düzenlemesi gibi açıklayabilirim.

Daha sonra buna ilâve olarak, ya da bu işlem yapılırken, nöral terapi sırasında bazı homeopatik maddeler. Homeopatide de kullanılan bir iki madde var. Bunlardan bir tanesi, hepinizin bildiği küçük Hindistan cevizi, ondan yapılmış homeopat karışımlarla beden bir şekilde yine arındırma sistemine sokuluyor.

Daha sonra da, arındıktan sonra, kişiye deniliyor ki; ?Kardeşim sen günde en az 1 gram C vitamini içeceksin, eğer para durumun iyiyse, E vitamini içeceksin günde en az 400 miligram, 400 ünite. Eğer daha ağır bir tahribat varsa 800 ünite E vitamini alacaksın. Yanında, paran varsa biraz da selenyum alacaksın. Eğer daha da ekonomik durumun iyiyse koenzim Q?yu ilâve edeceksin? diye uzman olan kişi,  arındırılan kişiye bunları öneriyor.

Beden bir şekilde arındıktan ve düzenli bir hâle getirilten sonra bireyin kendi sorumluluğunu eline alması lâzım. Benim, bana gelen kişilere söylediğim bir şey var; ?Ben hiçbir zaman sizi tedavi edemem. Ben size coaching?lik yaparım. Yani nedir? Basket koçu gibi, voleybol koçu gibi size yaşam koçluğu yapabilirim. Size doğruları söylerim, ama direksiyon sizin elinizde.? Çünkü, herkesin bu gezegende çok uzun kalması diye bir şey yok. Yani, bazı insanlar çok hızlı yaşayıp kendilerine verilmiş olan bu yaşam şansını kısa sürede tüketip kısa sürede gidebilir. Ama, eğer burada uzun kalmak istiyorsak, bu arınma programından sonra yeni bir sayfa açıp yaşamımıza yön vermemiz lâzım.

Birkaç kelime de bundan bahsetmek istiyorum; ne yapabiliriz? Çünkü çılgınca bir şey var; herkes böyle birtakım şeyler yapıp burada uzun süre kalmak istiyor. ?Kardeşim niye kalmak istiyorsun? Tüketmek için mi kalmak istiyorsun?? Çünkü, gezegende artık yer kalmadı, yedi milyarlık nüfusa ulaştı. Tüketerek bir noktaya varılmayacağını artık insanlar anladı. Bundan bir hafta önce televizyonda bile Amerika?da yapılan bazı araştırmalarla ilgili böyle kısa bir haber geçti; 20-25 yıl sonra bir göktaşı çarpmasına gerek yok diye hesap ediyorlar. Bu çevre kirliliği çok geometrik olarak artacak ve gezegen gidecek diye hesaplar yapıyorlar.

Tüketerek bir yere varamıyoruz; ancak, az şeylerle yetinip üretmemiz lâzım.

Beslenme konusunda hep örnek veriyorum, yine bu yaşlanmayla ilgili yapılan çalışmalarda fareleri incelemişler. İki grup fare almışlar, bir gruba normal besin vermişler, diğer gruba da besini yarıdan daha aza indirmişler. Bakmışlar ki, çok az yiyen fareler diğerlerine göre iki misli daha uzun yaşıyor. Yani ne demek? Biz de kilo almayacağız. Fazla tüketip fazla yemeyeceğiz. Ama, tabiî alışkanlıklarımız var,  bir yaşam stilimiz var ve yemek yemek keyifli bir şey. Çünkü, yine yaşamın çok önemli bir noktası var, ben hep onu söylüyorum; aslında herşey bizim bedenimizin içinde kodlanmış. Yaşamı ve bağışıklık sistemini, ki bağışıklık sistemi bence yaşamın anahtarı, bağışıklık sistemini en güçlü hâle getiren kendi içimizde ürettiğimiz endorfinler. Yemek yerken de endorfinler?imiz artıyor, mutlu oluyoruz, keyif alıyoruz. Onun için Tibet?li bir rahip gibi bir avuç çay suyunun içine bir kaşık yağ konulup, onu içip, sonra birkaç tahıl parçasıyla yaşamak bence yaşam değil. Yani yerken de keyif alacağız.

Son 20 yıldan beri beslenmeyle ilgili pek çok araştırmalar yapıldı. Duymuşsunuzdur, mesela Japonların yaptığı Okinava projesi. Bakmışlar ki, o adada yaşayan Japonlar çok uzun yaşıyor. Hakikaten adamlar çiğ balık yiyor, pirinç yiyor ve uzun yaşıyor. Ama araştırmanın sonunda bir bakmışlar ki, aslında adamları en çok hayatta tutan, uzun yaşatan, stresin yokluğu. Adamlar saat kullanmıyor, hiçbir kaygıları yok. Bir toplantı yapıyor bu araştırmayı düzenleyenler, diyorlar ki; köyün 100 yaşın üstündekilerini çağırıyorlar, ?öğlen 12 ?de gelin? diyorlar. Toplantıya hepsi saat 4?te geliyor, yavaş yavaş yürüyerek. Hiçbir kaygıları yok. Bakmışlar ki, bu Japon tipi beslenme de çok parlak değil.

Neticede, bugünkü bilim adamlarının geldiği nokta, keşfettikleri şey, aslında bizim topraklarımıza yakın beslenme şekli olan Girit usulü beslenme.

Girit usulü beslenmenin temeli; bol sebze, meyve yenilecek, arada bir kırmızı şarabını içeceksin, haftada üç dört gün balığını yiyeceksin.

Burada hemen ben ilâve edeceğim; ben katı vejetaryenliğe çok karşı bir insanım. Çünkü, az miktarda ki, şöyle ifade edeyim; haftada 1 veya 2 gün kırmızı et ve koyun, koyunun altını özellikle çiziyorum, çünkü sığır etlerinde ve maalesef tavuk etlerinde bizler için pek çok zararlı, hatta kansorejen olduğu söylenen maddeler, bakteriler var. Onun için bol sebze, meyve ağırlıklı arada bir,  haftada bir-iki gün koyun eti, kuzu eti yiyerek, arada da balıkla keyifli bir şekilde beslenmemizi yapabiliriz.

Şimdi, aranızda ben dahil sigara içenler var herhâlde; sigarayı hayatımızdan derhal çıkarmamız lâzım. Yoksa ikide bir bu detox programına girip, bu kişinin uzmanlarına gidip, benim yaptırdığım gibi arada bir nöral terapi yaptırtıp sisteminizi boşaltıp, sonra gidip sigara içmenin hiçbir mantığı yok. Sigarayı içmemek lâzım. Çünkü, yine benim çok hoşuma giden bir şey, geçen hafta elime geçti, Fhilip Morris firması böyle bir katalog bastırmış ve her tarafa dağıtmış, gözlerim yaşardı. Çünkü, beklemiyordum Türkiye?de bunu  yapacaklarını. Demek ki, o kadar tazminatlar ödemişler ki, o kitapçıkta sigaranın ne kadar sağlığa zararlı olduğu yazıyor, tavsiye ederim okuyun. Her sigaranın içinde 3000 tane zararlı kimyasal madde var, molekül olarak. Şimdi ne yapıyoruz? Biz bir tane sigarayı içtiğimiz zaman vücudumuzda 3 milyon tane zararlı serbest radikal oluşuyor. Demek ki sigarayı hayatımızdan çıkaracağız.

Alkolü, yine yapılan araştırmalara göre, Girit usulü beslenmede en ideali, kadınlar için -kadınlar alkolü daha zor vücuttan atıyor- kadınlara bir kadeh kırmızı şarap, erkeklere de iki kadeh kırmızı şarap ideali. Ama arada bir gideceksiniz, sonuna kadar içmeyeceksiniz. Tabiî insanız, bunları da yapacağız ama, ideallerini ben size söylüyorum.

En iyi doğal anti-oksidan sızma zeytinyağı. Hayatımıza sızma zeytinyağını sokacağız. Çay çok iyi bir anti-oksidan, meyve ve sebzeler. Yapılan araştırmalara göre, meyve ve sebzelerin içinde yaklaşık 600 tane doğal olarak bulunan anti-oksidan var. Bunları hayatımızda bol bol alacağız bedenimize. Kırmızı şarap, içindeki polifenollerden dolayı çok iyi bir anti-oksidan ve dediğim gibi dışardan aldığımız sentetik vitaminler.

Bütün bunları yaptıktan sonra, sağlıklı bir hâle gelip gelmediğimizi periyodik kontrollerle mutlaka yaptıracağız. Ama, benim meslek hayatım boyunca izlenimim, lâboratuar testlerinin bazı parametrelerle bakıldığı zaman özellikle tümör konusunda çok yanıltıcı olduğunu gördüm. Çünkü, çok ağır hâle gelmiş kanser vakalarında bile tamamıyla normal çıkabiliyor testler. Onun için hiçbir zaman testleri çok güvenilir kabul etmiyorum. Tabi ki, yılda bir kere veya belli periyotlarla tahlil yapılmalı ama, bir çılgın gibi her 3 ayda bir gidip, kanlar aldırıp, ?acaba benim vücudumdaki kollestrol lipit  ne kadar? vesaire diye endişeye girmek de yok. Yani bir yaşam biçimi hâlinde beslenme ve kullandığımız sıvılarla, kimyasal maddeleri mümkün olduğu kadar azaltılarak da sağlıklı bir hâle getirebiliyoruz bedenimizi.

Stres ile ilgili kısaca bir iki şey söylemek istiyorum. Bütün stresle başa çıkma tekniklerinin hepsi, bu 5000 yıllık insanlık tarihinde uygulanan meditasyonlar, birtakım Tibet, Çin, hatta Anadolu tekniklerinin hepsi bireyi stresten kurtarmak için. Ne yapıyor aslında bu nefes egzersizleri, chigong?lar vesaire? Parasempatik ve sempatik sistemi dengeye getirmeye çalışıyor. Fakat, deminki o vakum örneğinde söylediğim gibi, eğer ortam çok kirliyse, ?sadece ben nefes egzersizi yapayım, reiki biliyorum, arkadaşım reiki hocası veya uygulayıcısı, ellerini koysun, benim buradaki serbest radikallerim ortadan gitsin?, böyle bir şey yok. Önce arınacağız. Arındıktan sonra stresle başa çıkmayı öğreneceğiz. Ben kendi adıma hiç meditasyon yapmayan bir insanım. Gelen hastalarıma meditasyon tekniklerini öğretiyorum, ama yapmıyorum. Neden yapmıyorum? Çünkü, bence yaşamın sırrı anı yaşamakta ve sürekli mutlu olmakta. Hayatımıza çok basit şeyleri sokabiliriz, gülmeyi sokabiliriz, cinselliği sokabiliriz. Çünkü bunlar ne yapıyor? Bizim vücudumuzdaki doğal endorfinleri, morfin türevi maddeleri arttırıyor ve böylece bedenimiz daha sağlıklı, daha genç hâle geliyor.

 

 

Sitemize Reklam Verin
Sitemize reklam vermek için
0 212 275 66 00
numaralı telefonumuzdan bize ulaşabilirsiniz.
MAİL LİSTEMİZE KAYIT OLUN