FARKINDALIĞIMIZI GELİŞTİRMEK

ODTÜ ekonomi mezunuyum. Birtakım profesyonel süreçlerden sonra eğitim sürecine girdim, 7 yıldır profesyonel eğitimci olarak çalışmaktayım ve bu süreç içerisinde çok farklı eğitimler de aldım; örneğin Reiki master?ım.

Farkındalığımızı geliştirme konusu aslında iki gün ya da bir hafta süren bir eğitimdir. Çünkü farkındalık zaten sonsuz bir süreçtir. Hiçbir zaman ?farkındalığımız şudur ya da budur? diye net bir şekilde tanımlamamız mümkün değil.

Yunus Emre diyor ki, ?İlim ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir. Sen kendini bilmez isen ya nice okumaktır??. İnsanoğlunun kendini bilmesi için daha çok okuması lazım. Yani 700 yıl evvel, Yunus Emre?miz bunu söylüyor ki, yüzyıllardır insanlar hep bu arayış içerisinde, kendini bilme arayışı . Bu arayış hiçbir zaman da bitmeyecek, çünkü sonsuz bir süreç bu.

Neyi arıyoruz? İnceleyeceğimiz konu da bunu içeriyor.. Bir anlamda bütün felsefelerin özünde de bu var zaten: kendimizi arıyoruz. Yaptığımız her şeyde kendimizi arıyoruz. Uzayı araştırıyoruz, Ay?a gidiyoruz, Mars?a gidiyoruz, hep kendimizi arıyoruz ve gerçek anlamda kendi potansiyelimizi keşfetmeye çalışıyoruz.

Bilgi, farkındalığa giden yoldur diyoruz, ama farkındalığın garantisi değildir. Bilgi bize anahtarlar verir. Farkındalık, bilginin anahtarı ile doğru kapıyı açmak ve manzaranın bütününü görebilmek, algılayabilmek, duygumuza, düşüncemize ve davranışlarımıza yansıtabilmektir.

Biz özellikle bilgiyle bilinci ayırt ediyoruz. Çünkü siz, yani hepimiz bilgiye sahibiz. İhtiyacımız olan her türlü bilgi yanımızda ve biz hatta deriz ki, soru sormak bir farkındalıktır. Gerçek anlamda soru sorduğunuz zaman o bilgiye ulaşırsınız, yeter ki soru soralım. Dolayısıyla, bilgiyle bilinci özellikle ayırmamız lazım. Bilinci de şöyle kısaca tarif etmemiz gerekiyorsa, ";uyguladığımız bilgi bilinçtir";. Biz birçok şeyi biliyoruz, ama birçok şeyi yapmıyoruz; asıl sorun da bu. Yapmadığınız bir şeye sahip olamazsınız, sadece ve sadece yapmamız gerekiyor ve ";farkındalığın özümsenmesi, yaşamın her anına yansıtılmasına ise bilgelik diyoruz";. Gerçekten, yaptığımız her şeyde, özümseyerek eğer o işi yapabiliyorsak gerçek anlamda bilge deriz.

Psikoloji literatüründe farkındalık nedir?
Düşünme ve iradi olarak seçim yapma biçiminde ortaya çıkan bilinçli yaşamımızdır. Burada muhakkak ki iradi olarak seçimleriniz çok önemli. Muhakkak bilinçli aklımızla, yani düşüncemizden de bunun mutlaka geçmesi lazım. Özetle söylersek farkındalık, daha anlaşılır bir dilde, kişinin yaptığı eylemin zihinsel olarak mantık, duygu ve sezgileriyle uyum içerisinde olması demektir ve çoğu zaman insanlar bu üçüyle birlikte hareket etmezler. Çoğu zaman da duygularımızla iç çatışmalar yaşarız. Birtakım şeyler düşünürüz, birtakım şeyler yapmak isteriz, fakat duygularımızla ve sezgilerimizle bir türlü örtüşmez ve gerçek anlamda sorunlar da bu andan itibaren başlar.

İnsan yapısına baktığımızda incelediğimiz bu konu Naturel Festivali?nin temel amacını karşıladığı gibi, tabi bu farkındalığın da temeli beden ve zihin ve ruh bütünselliğine bağlı olarak anlatacağız birçok şeyi ve bütün olay gerçekten beden, zihin ve ruhun bütünselliğini oluşturmak ve kendi farkındalığımızı oluşturmamız, kendimizi anlamamız, gerçek anlamda bu beden, zihin ve ruh bütünselliğini oluşturmakta yatıyor . Klasik olarak söylenen bir şey vardır; bedenle zihin sürekli çatışırmış, ruh da gülermiş. Yaşamımız hep bu çatışma içerisinde. Çünkü özellikle zihnimiz, bilinç altımızdan kaynaklanan bir sürü yanlış inanca, yanlış değerlere bağlı olarak yanlış davranışları üretiyor. İstemediğimiz birçok şey, bilinç altından tetikleniyor. Bazen inanılmaz derecede kızıyoruz, bazen de kendimizi anlayamıyoruz. Birtakım enteresan tetiklemeler sonucunda inanılmaz birtakım tepkiler gösteriyoruz, ?Yahu ben bu muyum?? diyorsunuz, inanamıyorsunuz kendinize ve tabi ki yaşamın bütünü gerçek anlamda bu üçlü bütünselliği oluşturabilmek.

Ruh kavramı, tabi ki gerçek anlamda yüksek benliğinize ulaşabilmek. Bu konu üzerinde dinlerde zaten bir sürü şey var. Zaten bizim eğitim sistemimizde dinler çerçevesinde alınmıştır ruhsallık. Ruhsallık kavramı dinin bir anlamda tekelindedir, ruh sağlığınızı siz fazla konuşamazsınız. Siz bunları söylediğiniz zaman, ?aman ha? derler, ? bu adam inançsız?, ya da daha ciddi birtakım suçlamalarda bulunurlar. Fakat ruhsallığımızı özellikle vurgulamamız lazım. Ruhumuz hiçbir zaman bizden ayrı değil ki. Ruhumuz bir anlamda, gerçek anlamda biziz, başka kimse olamaz zaten ve biz, birin parçalarıyız. Parça ise bütünden farklı olabilir mi? Bütünle parçayı genelde insanlar farklı farklı olarak tanımlarlar, hep bireysel ruh şeklinde tanımlarız. Halbuki parçayla bütün birdir. Fakat bireysel bilinç olarak, hepimiz farklı bilinçleriz ve ruhun adına birçok şeyleri yapıyoruz.

Yaratım süreci, ki insanların en önemli şeylerinden biri. Gerçekten insan bir yaratıcıdır ve bu yaratım sürecinde bedende, zihinde ve ruhta yaptığımız seçimler birbiriyle çeliştiğinde yaratma süreci her boyutta işler ve karmaşık sonuçlar yaratır. Gerçekten beden ve zihin çatışmaları bir anlamda ruha ulaşmamızı engeller ama bu üçü uyum içerisindeyse, her şeye sahip olmak dediğimiz şey varlığımızın bu birleşik seçimlerini tarif eder. Gerçek anlamda beden, zihin ve ruhunuz birse, istediğiniz her şeye ulaşabilirsiniz. Onun için, her insan yüksek benliğine ulaşmak için azami gayret sarf ediyor: Kendini anlama süreci bu zaten. Tekamül süreci dediğimiz bu yaşam süreci her an böyle adım adım attığımız bir süreç ve hiçbir zaman hak etmediğimiz bir şeyi alamıyoruz, her zaman hak ettiğimiz şeyleri alıyoruz ve başarımızı belirleyen şey, mucizeleri değil sıradanı nasıl aldığımızdır. Ruhla bütünleşerek yaşamın her alanına mucize katmamız mümkündür.

Bu çok önemli ve hepimiz genelde, birincisi, ruhumuzu dışarıda arıyoruz; ikincisi ise hep mucizelerin peşinde koşuyoruz, fakat anımız çok değerli. Gerçek anlamda bu anımızı değerlendirmemiz ve bu anımızın hakkını verebilmemiz çok önemli. Sıradanı mucize haline getirmek geriyor; asıl sorun da bu. Bu ise sadece düşüncelerinizle, algılarınızla veya duygularınızla oluşacak; başka hiçbir şeyle değil ve gerçek anlamda da eylemlerinizle . Anlamamız gereken en önemli şey ise, mucizeyi yaratanın ruh değil biz olduğumuzdur. Ruh sizin adınıza hiçbir şey yapmaz. Siz sadece duygu, düşünce ve iradi seçimlerinizle birtakım şeyleri yapabilirsiniz. Sizin adınıza hiç kimse bir şey yapamaz. Fakat  sezgileriniz size her zaman yol gösterir, yeter ki sezgilerimizi dinlemeyi bilelim.

Yaratım süreci aşamaları, iki temel aşama var. Birincisi, insanlar düşünür ve bu genelde bizim eğitim sistemimizin de getirdiği bir şeydir ve genelde bu aşama, yaptığımız yaratımlarımız, en fazla oluşturduğumuz yaratımlarımız bu süreçlerden geçer. Düşünürüz, fakat aldığımız eğitim süreçlerinde genelde olumsuz şeyler olduğu için hep ?yapma? der, ?bunu yaparsan şöyle olur, bunu yaparsan böyle olur.? Bilinç altımızda bir sürü tetikler oluşur ve o işi yapmamamız için her türlü iknaya sahiptir. Maalesef bizim eğitim sistemimizin yapısı bu.

Eğitim sistemimiz derken, tabiî yüzyılları aşan bir süreci de anlatıyoruz. Bir alışkanlık, denir ki, yedi cet boyunca devam eder. Bir alışkanlık hemen geçmiyor, Nesillerden nesle geçiyor ve bu alışkanlığı değiştirmek; ancak bir nesilde farkına varılıyor, ?yahu neden bunu yapıyorum? ve ?bunu değiştirmem lazım ? ve bu süreç içerisindeki değişim dediğimiz süreçler de bu şekilde oluşuyor. Fakat, gerçekten alışkanlıklardan kurtulmak kolay değildir. Çünkü çocukluğumuzdan beri ve genetik formasyonlarımızda da bu var, hep bize bir şey olmamızı öğretirler, ?şunu olmanız lazım, bunu olmanız lazım? ve bu kalıplarla büyürüz ve bu kalıpları aşmamız gerçekten zorlaşır.

İkinci süreç ifade etmek. Düşündüğümüz bir şeyi birtakım insanlara söyleriz, ama kardeşim sen mi onu söylüyorsun, sizi söylediğinize pişman ederler. ?Efendim bak sen öyle düşünüyorsun ama, bunu söylersen böyle olur.? ?Bak bak, şunu hiç düşünmedin herhalde, bak bunu yaparsan şöyle şöyle şeyler başına gelir.? ?Haa, aman ha? dersiniz, ?iyi ki yapmadım, vallaha az kalsın yapacaktım, iyi ki bunu söyledin.? Ve yapmayız.

Üçüncü aşama ise yapmaktır. Düşünürsünüz, bunları söylersiniz ve yaparsınız. Ama yaptığınız zaman bilinç oluşuyor, başka zaman bilinç oluşmuyor. Bir tek şey yapmaktır. Ama, bizim eğitim sistemimiz yapmamak için kurgulanmıştır, çok enteresandır ama yapmamak için kurgulanmıştır. Çünkü anne-babalarımızdan başlar bu süreç; ?onu yapma, onu etme, onu yaparsan şöyle olur, onu yaparsan bu olur.? Hiçbir şekilde özgür bir şekilde kendimizi ifade etmemize fırsat verilmez.

İkinci süreç ise, ki bu en önemli süreçtir, ?olmak? fiili olmak. Olduğunuz bir şey gerçek anlamda olur, bu kadar da basittir. Olmak demek, duygunuzla, düşüncenizle, algılarınızla birlik olmak demektir. O anda herhangi bir şekilde tereddüt ya da şüphe duymamak demektir, kesinlikle şüphe duymazsınız. Yapacağınız bir şeyde şüphe yoktur. Bazen söylerler, ?ya şunu yapacağım ama şöyle, şöyle şöyle birtakım çekincelerim var.? Bu tip şüpheleriniz olduğu andan itibaren birtakım şeyleri yapamazsınız. Çünkü, olmanın özü inanca dayalıdır ve inançta kesinlikle şüphe yoktur. İnandığınız bir şeyi olursunuz; bu kadar basittir. Fakat, kesinlikle inandığınız bir şeyde beden, zihin ve ruhunuzu bütünleştirmeniz gerekir. Onunla bir olmalısınız yaptığınız her şeyde. Bir olduğunuz zaman olursunuz ve olduğunuz şeyi yaparsanız, yaptığınız bir şeye de sahip olursunuz.

Genelde bu süreç, bizim aldığımız eğitim süreçleri çerçevesinde hep ters işler. Çoğu insanın çok güzel hayalleri vardır, ?ben şunu yapmak istiyorum, bunu yapmak istiyorum.? Hatta çoğu arkadaşıma sormuşumdur, ?ben dünyayı dolaşmak istiyorum?, evet dolaşabilirsin o zaman. ?ama param yok?, daha çok bekleyeceksin. Gerçek anlamda istiyorsanız yapabilirsiniz, bunun için hiçbir engel yok, yeter ki onu yapmak isteyin. Bu çok önemli bir olay. Herhangi bir şey olmak istiyorsanız bütün engel sizin zihninizdir, başka bir engel yok. Çünkü zihin, daha doğrusu akıl beniniz de bir anlamda egolarınızı oluşturur ve o egolarınız da birtakım iradî seçimlerinizi olumsuz bir şekilde etkiler.

Tutum ve davranışlarımızın dört temel unsuru var.

Birincisi duyu organlarımız ve duyu organlarımız çerçevesinde algılamalarımız. Beş tane temel duyu organımız var değil mi, görmek, koklamak, işitmek gibi. Duygumuz, düşüncemiz ve de hareket, bütün tutum ve davranışlarımız bu dört temel üzerine kuruludur ve bunlar tamamen birleşik bir şekilde hareket eder. Bunlardan bazen algılamalarımız ya da duygularımız ağırlıkta olabilir. Hele bazen çok duygu ağırlıklı olduğumuz zamanda ?duygusal? tabirini yaparız. Hani ?bu adam hiç mantığına yer vermiyor? deriz, ?çok duygusal bir adam? deriz.

Bazen de tamamen mantık çerçevesinde hareket ederiz, bu sefer de bazen duygularımızı yok ederiz, ?ne duygusuz adam? derler. Gerçekten böyle bazı tabirler kullanırız.

Fakat bütün davranışlarımızın temeli bu dört çerçevede oluşur ve bu dört çerçevede, herhangi bir tanesinde kesinlikle taviz vermemiz söz konusu değildir. Herhangi bir tanesi yok olduğunda ise zaten biz yok oluruz. Bütün eylemlerin yapı taşları bu öğelerdir ve her birinin davranışlarda aldığı niteliksel ve niceliksel pay dünyadaki insan sayısı kadar çeşitlilik gösterse de, bu, onların her davranışta mutlaka belli bir payları olduğu olgusunu değiştirmez.

Davranışın bu öğelerinden biri nerdeyse yok olacak kadar küçülürse yaşamın kendisi de tehlikeye girebilir. Muhakkak ki her davranışta duygularımız, düşüncelerimiz, algılamalarımız var ve kesinlikle hareket var.

Şimdi zihin yapımızı anlatacağım.

Tabi ki farkındalık dediğimiz süreç, beden, zihin ve ruhun bir anlamda bütünsel olarak alınması. Fakat bunu bir bedensel farkındalık çerçevesinde de işleyebiliriz. Bedensel farkındalıkla ilgili bir sürü disiplin var. Yogadan başlayan, Taichi?ye giden, yani bir sürü disiplini özellikle bu bedensel farkındalık çerçevesinde işleyebilirsiniz ama bedensel farkındalığın özü nefestir. Çünkü her şey nefes üzerine kurulu. Fakat biz, bizim için en kıymetli olan bu varlığın maalesef farkında değiliz. Gerçek anlamda bir nefes bir yaşam kalitesidir.

Şimdi zihin yapımız, ki özellikle bunun alt yapısını incelememiz çok önemli; çünkü en büyük eksikliğimiz zihnimizi tam olarak bilmememizden kaynaklanıyor. Bu konuda ne kadar bilinçli olarsak bir anlamda farkındalığımız da o derece gelişir.

Mantık, duygular ve sezgiler üzerine kuruludur; bir üçlü yapısı var. Mantık çok önemli; bir anlamda bilinçli akıl dediğimiz düşüncelerimizi oluşturur ve düşünceleriniz tamamen sizin aldığınız eğitimler çerçevesinde oluşur, ki onun için zaten eğitim çok önemlidir diyoruz. Çünkü bütün kararlarımızın da bu düşünce süzgecinden geçmesi çok önemlidir. Düşüncenizin kabul etmediği bir şeyi yapmakta zorlanırsınız ve çoğu zaman da yapamazsanız. Yaparsanız eğer, inanılmaz derecede iç çatışmaları duyarsınız. Çünkü, kendinizi ikna edemediğiniz sürece inanılmaz bir iç çatışması oluşur insanda.

Duygular, birazdan üzerinde duracağız, temel duygular nedir? Duyguların tabi ki yapısı gereği özellikle bilinç altı tetiklerimiz var ve bilinç altımızda sakladığımız hem genetik hem de öğrendiğimiz süreçlerden aldığımız bir sürü duygusal tetiklerimiz vardır ve bu duygusal tetikler bizi inanılmaz bir alanda tetikler ve tepki göstermemize neden olur. Çünkü, bir sürü korkuya dayanan bu duygularımızdaki birtakım zaaflar korkular çerçevesinde oluşur ve bu korkular inanılmaz derecede farklı boyutlarda işleyebilir ve insanların gerçekten yaşamını böyle inanılmaz derecede, tamamen zor bir hale getirir ki insan yaşamı gerçekten güçleşir ve sezgiler... Burada sezgilerin biraz ruhsal bir bağlantısı olduğunu özellikle vurgulayacağım. Çünkü siz bir anlamda da ruhsunuz ve daha evvel de söyledim, her türlü bilgiye sahip olabilirsiniz; bu da sezgileriniz çerçevesindedir yeter ki istemeyi bilin. Fakat, istemeyi bilmeniz için ise belli bir eğitim sürecinden geçmeniz lazım; yani düşüncemizi, mantığımızı geliştirmemiz lazım. Onun için irade seçimlerimiz bir anlamda mantık çerçevesinde oluşur ki ve bu tamamen eğitimimize bağlıdır. Onun için, bir toplumda neden ?eğitim önemlidir önemlidir?, deriz; işte temel yapısı budur. Eğer biz eğitimi önemsemezsek kesinlikle mantık sürecimizi geliştiremeyiz ve iradi seçimlerde bulunamayız ve istemediğiniz bir şeye de hiçbir zaman kavuşamazsınız.

Zihnimiz mantık, sezgi ve duygularımızdan en az biriyle karar verir ve seçimler yapar; bazen üçüyle birden karar verir ve daha büyük içsel çelişki potansiyeli yaratır. Çoğu zaman mantık, sezgi ve duygular birbirinden ayrışır; mantığınız ayrı, duygunuz ayrı olduğu zaman inanılmaz birtakım çatışmalar duyarsınız.

Sezgiler diyoruz; biz bir insanı gördüğünüzde, 7 saniyede onun fotoğrafını aldığınızı iddia ediyoruz. Nedir bu? Her türlü bilgiyi almaya sahip bir radar sistemimiz var. Hani, bunu buraya katıldığınız için çok daha iyi bilirsiniz, yani enerji alanı dediğimiz aura, sonuç olarak her türlü bilgiyi almanızı çok rahatlıkla sağlar. Bunu ancak ve ancak sezgilerimiz çerçevesinde alırız ve sezgilerimiz çerçevesinde de karar veririz. Fakat duyularımız, duygularımız ve mantığımız devreye girdiğinden burada birtakım parazitler oluşur. Eğer siz o sezgilerinizi deşifre edecek bir mantık yapısına sahip değilseniz, kesinlikle buradaki sezgilerinizi anlamanız söz konusu değildir. Ama çoğu insan, özellikle kadınlarda, hani ?sezgileri gelişmiştir? deriz, ki kadınların gerçekten erkeklere göre sezgileri daha gelişkindir ve oradan gayriihtiyarî bir deşifre mekanizması oluşur. Hatta medyumluk dediğimiz kavramda da bu geçerlidir. Yani buradaki alınan bilgiler, sezgisel olarak alınan bilgiler mantık çerçevesinden, mantık analizinden geçerek deşifre edilir.

Bu arada , çok enteresandır;  şu anda beyin kapasitemizi kullanma potansiyelimiz gerçekten çok düşük. Yani daha insanoğlu yüzde 6?sı ile 10?u çerçevesinde kullanıyor. Hatta Tony Buzan bu konuda özellikle çalışmaları olan bir eğitimci, hem yazar; yüzde 2?sini kullanıyor diyor insanoğlu. Beyin kapasitesinin daha yüzde 2?sini kullanıyoruz, Hadi diyelim ki yüzde 10. İşte Einstain?a da yüzde 23?ünü kullanıyor diyorlar ki bu da düşük ki insanoğlu bu beyin potansiyelinin yüzde 30?unu, yüzde 50?sini, yüzde 70?ini kullandığını düşünürseniz çok farklı bir insanoğlu karşımıza gelecek. Ama öncelikle duygularımızı anlayan, sezgilerimizi çözen bir insanoğlunu oluşturabilmemiz lazım ve bu eğitim süreci bir anlamda bunu hedeflemeli. Ama eğitim sürecine dikkat ederseniz, yani bu mantığın gelişmesi çerçevesindeki eğitim sürecimiz tamamen belli kalıplar üzerine dayalı. İşin tuhafı sadece, ne ve niçin?i cevaplayan nasıl?ı çok fazla cevaplanmayan bir eğitim süreci . Bu insanın nereye gideceğine dair fazla bilgi vermeyen bir süreç, asıl da sorun bu zaten.

Tao?cu çerçevede, üç zihin var deniyor. Burada gözlemci zihnimiz (merkezi beyin), bilinçli zihin (merkezi kalp) ve sezici zihin ise karın denir. Yani özellikle sezgilerimiz neden karnımızda toplanır? Bunun nedeni de şudur: Aldığınız nefes, ki diyafram nefesi alanlar bunu çok net olarak bilir, karnınızda toplanır ve buradaki enerji akışı bir dolanım yapar ve tekrar ağzımızdan bu nefesi vererek çıkar. Ama, buradaki bu enerji döngüsünde merkez karındır ve siz aldığınız her türlü bilgiyi bu sezgileriniz çerçevesinde alırsınız.

Duygularımız, özellikle bilinçli zihnimizi oluşturan kalp burada bilinç altımızda aynı şekilde devreye girer ve tabi ki öğretim sürecinden aldığımız birtakım tetiklemeler duygularımızı oluşturabilir ve gözlemci zihin, yani algılarımızdaki birtakım bazı yanılsamalar, ki biz her şeyi görmeyiz, bakarız ama görmeyiz, duyarız ama gerçek anlamda o duymak değildir. Dolayısıyla, bu çerçevede özellikle gözlemci zihin ve bilinçli zihindeki birtakım sorunlar, sezgisel olarak aldığımız bu bilgileri bir anlamda kamufle eder ve çoğunu da yok eder.

Beş tane temel duygumuz var; bunlar doğal duygularımızdır.

Birincisi korku. En temel duygularımızdan biri gerçekten korku. Bebeklik sürecinden başlar, ki bebeklerin en önemli korkularından biri düşme korkusudur. Bununla ilgili bu doğal duygular süreç içerisinde abartılmaya başlanır ve bu abartılma süreci inanılmaz birtakım depresyonlara dahi neden olur. Birçok depresyonun bu doğal duygunun abartılmasından oluştuğunu görürüz.

İkinci temel doğal duygumuz acı, üzüntü. Çok sevdiğimiz bir şeyi, birisini kaybettiğimiz zaman doğal olarak üzülürüz, acı duyarız. Fakat, sonuç olarak bakıldığında, eğer bu bir ölümse, sonuç olarak ?herkes ölecek? deriz, ?hepimiz gibi o da öldü? deriz ve belli bir mantık çerçevesinde, belli bir süreç içerisinde bu üzüntüyü doğal bir şekilde karşılama yetisine sahibizdir. Hatta bazı kültürlerde ne olur? Ölümü kesinlikle bir sevinç gösterisi hâline getirirler. Özellikle zencilerde bunu görürsünüz, resmen çok güzel müzikal bir rapsodiyle ölümü uğurlarlar. Bu gerçekten önemlidir, gerçek anlamda ölümün anlaşılması gerçekten çok önemli. Biz deriz ki, yaşamı ne kadar seviyorsanız ölümü de o kadar sevin. Çünkü siz ölmeyeceksiniz ki. Asıl sorun bu. Siz hiçbir zaman ölmüyorsunuz ki. Eğer ruha inanıyorsanız, ruh hiçbir zaman ölmüyor ve bilinciniz her zaman yaşıyor.

Zaten bu korkumuzu aştığımız zaman, ki birçok korkunun temelinde ölüm korkusu yatar, birçok sorunu da çözüyoruz. Gerçek anlamda inanılmaz bir potansiyele sahip olduğumuzu, ki insan dediğimiz bir anlamda varlığın inanılmaz bir mikro kozmoz dediğimiz yani evrenin mikro gücüne sahip olduğunu söylememiz tabi ki çok önemli. Biz inanılmaz bir potansiyele sahibiz, sonsuz bir potansiyele sahibiz, öyle bir güç var. Ama o gücü kullanacak olan, bir anlamda mantığımız, yani zihin yapımız çok çok önemli. Mantığımız, duygularımız ve sezgilerimizi birleştirmemiz çok çok önemli. Duygularımızdaki tortuları çözmemiz çok çok önemli. Duygusal olarak yüzleşmemiz çok çok önemli. Kendimizi tanımanın yolu gerçek anlamda duygularımızla, sezgilerimizle ve zihin birliğimizle bütünleşmemizden geçiyor. Bu olayın mantık yapımızı geliştirmemizden geçtiğini de vurguluyoruz ve onun için her şeyin başında eğitim yatıyor. Ama, eğitimin ne olması gerektiğini muhakkak ki tartışmamız lazım. Bize öğretilen eğitim mi? Gerçek anlamda sorgulanması gereken olay bu.

Tabi ki acı, üzüntülerde özellikle bizim kültürümüzde bunu çok net olarak görürsünüz; 40 gün 40 gece yas tutulur. O 40 günlük süre içerisinde de hiçbir şey yapılmaması ve bunun da dinin emrettiği şeklinde yapıldığı söylenir ki, din maalesef bunu kesinlikle emretmiyor, böyle bir şey yok. Fakat, bu biraz da bizim törelerimizden gelen, geleneğimizden gelen birtakım yanlış inanışlara da dayanıyor ve bunları biz hiçbir zaman sorgulamıyoruz, ?neden bunu yapıyoruz?? demiyoruz, asıl sorun bu.

Kızgınlıklar aynı şekilde. Kızgınlık sizin bilinç altınızdaki birtakım tepkiler sonucunda oluşur ve doğal olarak kızarsınız. Çünkü herkesin farklı bir bakış açısı var, herkesin farklı bir algılama biçimi var, farklı bir düşünme tarzına sahibiz. Buna kısaca paradigmalar diyoruz, herkesin farklı bir paradigması var. Dolayısıyla siz farklı düşünebilirsiniz, siz çok daha değişik bir şekilde olaya bakabilirsiniz; bu sizin seçiminiz. ve doğal olarak, başkasının yaptığı bir eylem size bir kızgınlık da verebilir. Bu çok doğal bir duygu olabilir. Çünkü onun yetişme tarzıyla sizin yetişme tarzınız çok farklı. Fakat bu da doğal bir duygudur. ?Kesinlikle kızgınlığınızı bastırmayın? deriz ve çoğu insan bu kızgınlığını bastırır. Özellikle iyi olmak adına bu yapılıyor ki, iyi olmak adına kötü oluyoruz, asıl sorun bu; biz kötü oluyoruz başkası değil.

Gerçekten kızgınlığımızı da ifade etmenin yolları var; muhakkak ki kızgınlığımızı ifade edelim. Fakat genelde bu kızgınlıklar bastırılır, bastırılır, bastırılır ve en sonunda volkan gibi de patlarız. Ondan sonra da derler ki, ?bu adama ne oldu, nereden geldi bu adam, uzaydan geldi herhalde.? Kimse de inanamaz. Çünkü bugüne kadar öyle bir tablo çizmişsinizdir, öyle bir mülayimsizinizdir ki birdenbire bu patlama inanılmaz derecede şoka uğratır insanları.

Dördüncü doğal duygumuz ise özenme.Çocukluktan başlayarak, kardeş kardeşe özenir. Bu aslında çok dinamik bir duygudur, insanların gelişmesinde de çok önemli katkıları da vardır. Fakat özenme, belli bir süreçte kıskançlığa dönüşür. Yani insanlar özenmeye, ?o ona sahip, neden benim yok? şeklinde baktığı zaman bu sefer bu kıskançlık çok farklı boyutlara doğru gider ve bunlar abartıldığında bu kıskançlık boyutları kin, nefret vesaire gibi çok daha yıkıcı duygular hâline dönüşür İnsanlar bu yıkıcı duygular çerçevesinde çoğu zaman yaşamını resmen cehenneme çevirir. Çünkü, gerçek anlamda cennet ve cehennem sizin içinizde, başka bir yerde değil ve biz bunu yaratıyoruz; algılamalarımızla, düşüncemizle yaratıyoruz.

Son olarak da sevgi. ";Bütün evren sevgi üzerine kuruludur? diyoruz. Gerçekten, yaşam enerjisi dediğimiz şey sevgi enerjisidir ve sonsuz bir açılımı vardır. Herkes ancak kendi süzgeçleri çerçevesinde sevgiyi tanımlayabilir. Herkesin kendi filtreleri var; mantık, sezgi, duygu dediğimiz bu filtrelerden geçirerek  birtakım tavır ve davranışlarda bulunuyoruz. Sevgiyi de ancak herkes kendi özünde tanımlayabilir. Sevgi şudur, budur, demek çok anlamsız, çünkü herkesin kendine göre bir sevgi anlayışı var. Dolayısıyla, bu çerçevede sevgi, özüne bakıldığında bütün her şeydir, evren olarak bakıldığında evrenin bütününü kapsar. Fakat bireysel olarak bakıldığında, bizim mantık, duygu ve bir anlamda zihinsel süreçlerimizden geçerek karar verdiğimiz ve yaşadığımız bir şeydir sevgi.

Çok enteresandır, sevgiyi dahi abartırız. Eskilerin tabiriyle hani ?sevgiden maraz doğar? derler, bu gerçekten doğrudur ve sevgi adına katliamlar yapılır ve toplumda birçok şey sevmek adına yapılıyor. Çok enteresandır, işte kime sorsanız, ?siz seviyor musunuz insanları, toplumunuzu seviyor musunuz, memleketinizi, ülkenizi seviyor musunuz?, herkes ?seviyorum? der. E be kardeşim, tamam seviyorsunuz da, bu derece nasıl birbirinizin gözlerini oyacak şekilde hareket ediyorsunuz, bu ne menem sevgi? Herhalde biraz sadistlik var ya da biraz sadistçe bir sevgi. Ama gerçek anlamda sevgi sürekli çarpıtılan ve sevgi adına yapılan şeyler inanılmaz derecede de yıkıcıdır. Anne-babalar dahi sevgi adına çocuklarını güdükleştirebilirler. Bunlar hep sevgi adına yapılıyor maalesef. Karı-koca ilişkilerinde de bu böyledir. Sevgi adına özgürce ifadeler engellenir.

Bu doğal duyguları, özellikle kızgınlık, acı, üzüntü ve özenme ve onun türevleri, yani abartılmış hallerinin temeli de korkuya dayanır ve dolayısıyla iki temel duygu vardır özünde: Korku ve sevgi. Bunu biraz daha ilerletirsek özünde aslında sadece sevgi vardır diyoruz. Çünkü korku da sevgiden türemiştir. En basit bir ifade, örneğin anne, çocuğun dışarı çıkmasını, özellikle ufak bir çocuksa dışarı çıkmasını istemiyor, oyun oynamasını istemiyor; neden? Sürekli o caddeden arabalar geçiyor. Bu koruma duygusu, bir anlamda onu oynatmamak için o koruma duygusu neden kaynaklanıyor? Yani bir korkusu var, ama özüne bakıldığında neden kaynaklanıyor? Sevgiden kaynaklanıyor ve özündeki bütün her şey sevgidir. Bunu birazdan daha da net bir şekilde irdeleyeceğiz.

Duygularımızın dilini anlamamız çok önemli. Her birimiz nesnel dış dünyayı beş duyumuzla algılarız; görme, işitme, koklama, tatma, dokunma duyularımızla nesneleri tanırız. Ama beş duyumuzun verilerini bize yorumlayan, davranışlarımızı yönlendiren şey duygularımızdır ve onlara altıncı duyumuz da diyebiliriz.

Duyularımız bizi dış dünya hakkında bilgilendirmekle kalmaz, dış dünyamızın yorumunu da yapar. Çünkü bizim bilinç altımızda inanılmaz bir define vardır ve her türlü bilgi orada saklıdır. Her insanın temel amacı kendini tanımaktır, bu amacının bilinçli olarak farkında olmasa bile. Bu yüzden duygularımızın ne anlama geldiğini, nereden kaynaklandığını bilmemiz, duygularımızın mesajını anlamamız son derece önemlidir. Gerçekten farkındalık dediğimiz kavram sonsuz bir süreçtir diyoruz, ama kesinlikle duygularımızı anlamaktan geçiyor ve her duygumuzu sorgulamalıyız. Neden bu duyguya sahibiz? Çünkü her eylemimizde duygusal bir tepki vardır, olumlu ya da olumsuz.

Burada ruhla duygu ilişkisini özellikle vurgulamamız lazım.

Ruhun peşinde olduğu şey, hayal edebileceğiniz en yüce sevgi duygusudur. Bu, ruhun amacıdır.... Ruh duygularınızın peşindedir, bilgi değil duygu. Ruhun zaten bilgisi var. Çünkü bilgi kavramsaldır, duygu ise deneyimseldir.

Burada çok önemli bir kavram, gerçekten duygularımızı yaptığımız eylemler sonucunda oluştururuz ve bir anlamda sizin bilinciniz de bu şekilde oluşur. Onun için deneyim yaşamın en önemli edimidir. Gerçek anlamda deneyim çok çok önemli ve biz deriz ki, hiçbir zaman başarısızlık yoktur. Çünkü bir şeyleri yaparsınız, tamam belli koşullar çerçevesinde, belli kriterler çerçevesinde başarısız sayılabilirsiniz. Fakat, her başarısızlık size ne yapmanız gerektiğini öğretir ve dolayısıyla hedefinize her zaman ulaşabilirsiniz, yeter ki yarı yolda bırakmayın. Çoğu insan vazgeçer, küser ve o işi yapmayı bırakır ve sonuç olarak istediği o hedefe ulaşamaz.

Ruh kendini hissetmek ister, kendisini kendi deneyimiyle bilmek ister. Deneyimin en yüksek duygusu, her şey olanla bir olma deneyimidir. Her şey bir olanla olma deneyimi sonuç olarak beden, zihin ve ruhun bir anlamda bütünselliğidir. Yani yüksek benliğinize kavuşmak sizin temel amacınızdır. Bu ise, yaşam amacımız olan mutlu olmak demektir. Mutluluğun özü budur. Çünkü elle tutulan bir tanımı yoktur ruhun, eğer ruha özdeş bir kelime seçerseniz ?özgürlük? diyebilirsiniz, neşe diyebilirsiniz. Çünkü neşelendiğiniz zaman inanılmaz derecede hafifsinizdir. Güldüğünüz anlara dikkat edin, sizden daha hafif bir kimse var mı? Sırıtmayı demiyorum, ama gülmek gerçekten çok önemlidir; çünkü ruh sevgidir. Bu çerçevede bakıldığında gerçekten herkes zaten mutlu olmak istiyor. Bu bizim doğal gidişatımız zaten, başka bir yolu yok. Fakat zihinsel olarak ve bir anlamda beden-zihin çatışmalarının sonucu olarak bir türlü buna ulaşamıyoruz; ama her şey bizim elimizde. Ruhun açlığını çektiği şey bu gerçeğin geri dönüşüdür; bu da koşulsuz sevgi duygusudur.

Bunu yaşamımızda anne-bebek ilişkisinde görürüz, ama ondan sonra da görmeyiz. Anne-bebek ilişkisinde gerçekten bu koşulsuz sevgi kavramını çok daha net bir şekilde, özellikle anneler çok daha iyi bilirler. Onun için özellikle anne olmak bir ayrıcalıktır. Erkek olarak da kıskanıyoruz gerçekten; doğru, gerçekten çok büyük farklılıktır. O duyguları gerçekten yaşadığınız için de kutluyoruz.

Koşulsuz sevgi, beyazın renklerle ilişkisidir. Çoğumuz beyazı renk yokluğu olarak algılarız, beyaz ise tüm renklerin bileşimidir.Burada çok enteresan bir tanıma gireceğiz; sevgi de öyle... Sevgi, duyguların (yani nefret, kızgınlık, şehvet, kıskançlık ve şüphe gibi) yokluğu değil, tüm duyguların bileşimidir. Bu, gerçekten insanların neden birbirine daha hoşgörülü olması gerektiğini gösteren de bir tanımdır. Çünkü herkesin kendine göre bir yaşam süreci var. Size göre onun yapmaması gerekenler, onun yapması gereken olarak algılamamız gerekiyor. Onun yaşam sürecinin bir anlamda aşamaları o. Biz bazen yargılarız; zaten bu yargılama insanın en büyük sorunlarından biri ve birçok anlamda çatışmaları oluşturan, birçok insanın gerçek anlamda bu ilişki çerçevesinde baktığımızda inanılmaz derecede sorunlarını oluşturan en temel şeylerden biridir yargılamak. Çok daha net bir ibare kullanalım; Allah yargılamıyor ki siz yargılayasınız. Herkesin yaşam süreçlerine saygı göstermemiz gerçekten çok çok önemli. Çünkü sevgi, bütün buradaki duyguların bütünü zaten kapsıyor.

Ruhun koşulsuz sevgiyi deneyimleyebilmesi için her insani duyguyu deneyimleyebilmesi gerekir. Bu tabi yaşam süreçlerimizde, bir anlamda, ne olmamızı bilmemiz için, ne olmadığımızı bilmek demektir. Çünkü, eğer iradi olarak birtakım seçimleri yapıyorsak buradaki mantık süzgeçlerimiz çok önemli. Çünkü, mantık süzgeçlerimiz hep birtakım kıyaslamalar sonucunda oluşuyor. Sonuç olarak, ne olmadığımızı bilmemiz bir anlamda ne olacağımızı ne olduğumuzu gösteren de bir terimdir. Çünkü, biz zaten her şeyi biliyoruz ve sonuç olarak bunları ancak ve ancak deneyimleyerek bilinç haline dönüştüreceğiz. Onun için deneyim esastır, yapmak esastır.

İnsan ruhunun amacı her duyguyu deneyimlemektir, böylece hepsi olabilsin diye. Aşağıyı bilmezse yukarısı nasıl olsun, sağı bilmezse sol nasıl olsun, soğuğu bilmezse sıcağı nasıl bilebilsin? Ruhun mükemmelliği seçmesi için mükemmelliği deneyimleyebilmesi gerek. Her şey sadece mükemmellik olsaydı mükemmelliğin ne olduğunu nasıl deneyimleyebilirdi ki?

Son olarak da diyoruz ki, dürüstlük sevginin en yüce şeklidir. Fakat dürüstlüğün özü başkasına dürüstlük değil, kendimize olan dürüstlüğümüzdür. Kendinize verdiğiniz sözlerdir dürüstlük. Kendinize verdiğiniz sözlerin eğer arkasında duruyorsanız o zaman siz dürüstsünüz. Kendinize dürüstseniz başkalarına da dürüst olabilirsiniz.

 

Sitemize Reklam Verin
Sitemize reklam vermek için
0 212 275 66 00
numaralı telefonumuzdan bize ulaşabilirsiniz.
MAİL LİSTEMİZE KAYIT OLUN