HOLOGRAFİK YAŞAM

Konumuz holografik yaşam. Beden zihin ve ruh birliğinden söz etmeyi planlıyorum. Fakat, sizler zaten konuya girizgah yapmış durumdasınız böyle etkinliklere gelerek. Zaten kendinizle ilgili olarak birtakım arayışlar içindesiniz. Dolayısıyla, söyleyeceğim şeyler size çok yeni gelmeyecek, ama insan arayış içinde olduğunda dönem dönem birtakım onaylamalara ihtiyaç duyuyor. Dolayısıyla, bu tarz etkinlikler, bu tarz konuşmalar bize bu tekrar onaylamaları sağlıyor.

İyi bir haber olarak düşünmek lazım. Sadece dünyaya ve kendimize değil Evrene bakışımız her geçen gün hızla değişiyor. Belki de, artık 21. yüzyılın içindeyiz, daha farklı düşünmemiz ve davranmamız gerekiyor diye kendi kendimize dayattığımız bir şey de olabilir bu. Ama, öncelikle bilimin, teknolojinin gelişimiyle, ardından da bizim yeni olan her şeye verdiğimiz tepkilerle birlikte dünyayı eskisi gibi algılayarak yaşamaya devam etmemiz giderek zorlaşıyor.

Bu tarz arayışların içinde olduğumuzda, hem varlığımızda hem de insanın elindeki binlerce yıllık bilgi birikiminde sözünü ettiğim yeniliklere birtakım açıklamalar getirecek pek çok malzeme olduğunu görüyoruz. Aslında yeni dediğimiz şeyler yeni değiller, fakat bizim onlara yeni bir gözle bakmak gibi bir sorumluluğumuz var, bizler aslında yavaş yavaş buna başlıyoruz.

Günümüzde bilim adamları, özellikle de teorik fizikçiler, atom altı seviyede dünyayı inceledikçe katı bildiğimiz maddeyle ilgili olarak, ilkokuldan itibaren öğrendiğimiz, fen bilgilerinde ezberleyip dünyayı öyle yorumlamaya alıştığımız tarzdaki bilgilerin dışında, çok daha farklı birtakım verilere ulaşmaya başladılar .

Evet, bizler koltukların üstünde oturuyoruz, ben bir kürsüdeyim, sizleri görüyorum, birer beden sahibiyiz vs ama, atom altı seviyede aslında bizler bu kadar katı varlıklar değiliz, dünya tahmin ettiğimiz gibi katı değil. Elimizde tutabiliyoruz belki ama, çok daha küçük seviyelerde, aslında atomlar çok büyük boşluklardan oluşuyor .

Şimdi, bunun normal günlük hayatımızı yaşarken bize ne gibi bir faydası olabilir derseniz, her şeyi çok somut gerçekliğe indirmek eğilimimizi biraz terbiye etmek bakımından bu yeni bilgilerin çok faydası var. Dolayısıyla, özellikle de bütünsel yaşam adı altında her türlü arayışa giren kişinin bu teknolojinin ve bilimin yeni verilerini yorumlayarak kendisine yeni yollar çizmesi çok mümkün.

Fizikçiler bunun adına yeni fizik diyorlar ve bunlar çok yeni kuramlar içeriyor. Onları kısa kısa anlatmak istiyorum size. Esasen biz bütüncül diyoruz ama, bu kuramlar holo kelimesinden, 'bütün, tüm' anlamına gelen bir kelimeden yola çıkarak holografik ya da hologramik denilen bir evren modeli oluşturuyor.

Bu holografik model için gözümüzün önünde canlandırabileceğimiz şeyler var. Bilim kurgu filmlerinde görmüşsünüzdür: Bir yerden bir ışık huzmesi çıkar ve o ışık huzmesinin tam ucunda bir görüntü belirir, Yıldız Savaşları filminde zannediyorum Prenses Laya?ydı o, hemen bir mesaj verir. Ama biz daha basit bir şey düşünelim. Örneğin önce bir hologram plakasından yola çıkalım.

Bir hologram plakasına bakıldığında aslında pek bir şey gözükmüyor, adeta çok dolu olmayan, sığ bir havuza birkaç tane çakıl taşı atılmış gibi gözüküyor baktığınızda. Yani birbirini kesen bir iki dalga gözüküyor, baktığınızda pek bir şey yok. Fakat, bu plaka belli açılardan ışıkla aydınlatıldığında daha önce hologram tekniğiyle bu plakaya kaydedilmiş olan her ne varsa, (biz buna gözümüzün önünde canlandırması kolay olsun diye elma diyebiliriz) bu elma görüntüsü bir fotoğraf gibi, o plakanın hemen üstünde üç boyutlu bir şekilde ortaya çıkıyor. Siz plakanın çevresinde dolaşıp pekala bu elmayı pek çok açıdan da inceleyebiliyorsunuz. Baktığınızda ilginç, teknolojik bir gelişme. Fakat, bizi ilgilendiren kısmı bu teknikte bir cisimle ilgili olan verinin ışık yardımıyla bir plakaya kaydediliyor olması. Daha da ilginç olan kısmı, bu plakanın bölümlere ayrılması durumunda bile söz konusu imgenin tamamıyla yine ortaya çıkartılıyor olması.

Şimdi, bir fotoğrafın üstündeki elma resmini parçalara ayırdığınızda ya da kestiğinizde, o tek parçadan en fazla bir parçalı bulmaca elde edebilirsiniz, ancak bir araya getirdiğinizde elma resmi oluşur. Ancak hologram tekniğinde görüntüyü kaydettiğiniz şey neyse, onunla ilgili plakayı parçalara ayırdığınızda bile, yine belli bir ışık altında görüntünün tamamına ulaşabiliyorsunuz. İşte bizi ilgilendiren kısmı burası. Bunun üzerinden akıl almaz bir sürü uca doğru gidebiliyoruz.

Birincisi, böyle bir teknolojinin bize düşünme kolaylığı sağlaması. Ayrıca teorik fizikçilerin ve fizik laboratuvarlarındaki bulguların, atomun sanıldığı gibi sert ve küçük cisimlerden oluşmadığı, çok büyük boşluklar içerdiği, bizim parçacık olarak bildiğimiz şeylerin gerektiğinde dalga gibi davranabildiği gibi çeşitli verilerle birlikte şöyle demeye başladılar: ";Aslında biz zannettiğimizden farklı bir evrende yaşıyor olabiliriz";. Günlük hayatlarımızı böyle somut bir dünyada geçiriyoruz ama somut olarak evreni algılamanın da bizlerde oluşturduğu birtakım eksiklikler, birtakım gedikler var. İtiraf etmek lazım ki, hepimizin insanlık olarak sürdürdüğü yaşam tarzı pek çok soruna da yol açıyor. Acaba bizim evreni algılayışımız, bu tam da bütünsel olmayan yaşayış tarzımız ve dünyayı algılayışımız değişse başka türlü, başka bir tarzda yaşayan insanlar haline gelebilir miyiz?

Dolayısıyla yola çıkış noktası bu: Bütünsel olarak dünyaya ve evrene bakmak... Aslında teoride her şey kolaydır, pratikte zordur. Diyebilirsiniz ki, evren bir bütündür, oradaki bütün enerjiler birbirleriyle haberleşir. Fakat, tüm bunları konuşurken genelde hepimizin yaptığı şey bunlar bizim dışımızdaymış gibi hareket etmek. Halbuki biz de bu evrenin bir parçasıyız, bu dünyanın bir parçasıyız, bu dünyanın maddesinden oluşan bir bedene sahibiz. Fakat, kendi bedenimizde bir bütünlük aramak varken, o çok daha kolay ve bize yakın bir seçenekken, daha uzak yerlerde birlik ve bütünlük arıyoruz.

Evrenin her yanında var olduğu iddia edilen birlik ve bütünlük aslında bizim bedenlerimizde kendini çok net bir şekilde dışarıya yansıtıyor. Mesela, akupunktur ya da meridyenler, refleksoloji ya da kulakla ilgili akupunktur çalışmaları.

Aslında insan beyninin üstünde, organlarında, insan bedenin neredeyse küçük birer kopyasını içeren bölümler var. Ayak tabanlarımızda bütün insan bedeninin bir tür imgesi var. Baş bölgesine denk gelen ayak baş parmaklarının belli basınçlar altında, mesajla uyarılması durumunda baş ağrısı, boyun ağrısı gibi şeylerin iyileştiği söz konusu. Keza kulakta...

Boğazınız ağrıyor diyelim, yutkunmada biraz zorluk çekiyorsunuz, başlıyorsunuz kulak memelerinizi ovalamaya. Bir süre sonra hakikaten boğaz ağrısı geçiyor. Çok kalıcı bir şey değil o ağrının geçmesi ama, etkiliyor sizi. Doğrusu isterseniz benim çocukluğumda o küçük bir mucize gibiydi, ama, seneler sonra meridyenlerle ilgili bilgiler edinmeye başlayınca insan bedeninde, insan bedeninin küçük imgelerinin her yerde tekrarlandığı bilgisine ulaşınca farkında olmadan akupunktur bilgisi uyguluyormuşum dedim.

Buna benzer şeyler aslında hepimizin içinde var. Sadece bedenden yola çıkarak da bütünsel yaşayamıyoruz çünkü zihin ve ruh da işin içine girmek durumunda. Çünkü, şuurlu olarak farkında olmasak da yaklaşık 300-400 yıllık bir klasik fizik koşullandırılması bizi evreni başka türlü düşünmeye zorluyor.

Nasıl düşünüyoruz genelde, cisimler birbirlerinden ayrıdır, cisimler birbirleri üzerinde etkide bulunamazlar, hele de canlı olarak bir tek biz varız, diğer bütün cisimler cansızdırlar şeklinde.. Çok net cümleler halinde hatırlamasak da bunu, bu artık bizim içimize sinmiş vaziyette. Dolayısıyla, bizim ve sevdiğimiz insanların, hayvanların ve bitkilerin dışındaki her şeye cansız muamelesi yapıyoruz ve buna yerküre de dahil.

Fakat, durum öyle değil. Bizler de dahil olmak üzere evreni oluşturan her şey canlı. Bu canlılığın da bir yere kadar bazı şeyleri tolere ve tamir etmesi, yani kendini tamir etmesi gerekiyor.

Dolayısıyla, dünya üzerinde birtakım şeyler yaşıyoruz ve yaşayacağımız da söyleniyor, bu olmuş olanların sonuçları. Fakat, bizler kendimiz dışındaki ve kendimize yakın olanların dışındaki her şeyi canlı olarak görüp onlara başka türlü gözle bakmayı öğrendikçe belki de şu ana kadar biraz da bilgisizlikten dolayı yanlış yaparak geldiğimiz şeyleri değiştirme şansımız olabilecek. Bu açıdan umut var, her zaman her şeyi değiştirebiliriz.

Fakat, değiştirebilmek için, bizim elimizde şu ana gelmemize neden olan düşünce kalıplarını değiştirmek için yeni verilerin olması gerekiyor. Bizim için mantıklı olması gerekiyor yeni seçeneklerin ki, ";evet artık dünyaya, evrene, kendime ve başkalarına daha farklı bakabiliyorum"; diyebilelim.

Ama, burada da işte bu parçalayıcı yanımız, her şeyi ayrı, birbirinden uzak gören yanımız ne yazık ki hüküm sürüyor. İşte bu kendini aramak yolunda hepimizin içine düştüğümüz tuzaklar bunlar.

Bir bütünlük arayışı yerine genelde hep bölerek bir şeyler yapıyoruz. Bakıyorum hepimizin birtakım eğilimleri var, şifalı bitkilerden biri lanse ediliyor mesela, hurra hepimiz onu kullanmaya başlıyoruz. Daha önce niye kullanmıyor olduğumuza dair herhangi bir veri yok elimizde, ama kullanmaya başlıyoruz. O bitiyor başka bir şeye geçiyoruz, bir beden çalıştırma tekniğine geçiyoruz, bir enerji çalışmasına geçiyoruz, her şeyi böyle deneyerek yavaş yavaş öğreniyoruz. Fakat, tüm bu denemeleri yaptığımız malzeme, yani bedenimiz, zihnimiz ve ruhumuz bunlardan ne açıdan etkileniyor, iyi ya da kötü, bu tarz sağlamaları çok geç yaptığımızı fark ediyorum; en azından benim durumumda bu böyle.

Örneğin, çok uzun zamandır ben bu konularda kitaplar hazırlayan bir yayınevinde çalışıyorum. Bir konuda yayınladığımız kitapların hiçbirine dikkat etmediğimi fark ettim. İşte eklem romatizması tarzında bir şey yaşıyordum, parmaklarıyla da çalışan bir insan olarak onlar dert yaratıyor doğal olarak.Çare olarak ne öneriliyorsa hepsini sıradan yapıyordum. Sonradan, o sıralarda hazırlamakta olduğumuz bir kitapla ilgileniyorum, adı ?Diyetle romatizma? tedavisi. Hani diyetle her şey hallolur tarzında yaklaştığımız için, pek de önemsemediğim bir kitaptı. Sonra kitabı düzeltirken çok basit bir şeyi gördüm. Domatesi diyetinizden kesin diyor mesela, Domates neredeyse bizim kültürümüzde her şeyin içinde, salçada ve kahvaltıda, çiğ yenir, pişmişi yenir. Ama, bu sefer dedim ki, bir saniye ben bütünlük arayışı içinde olduğumu iddia ediyorum, fakat bütün seçeneklere aynı mesafede durmuyorum, bazılarını pekala kenara bırakabiliyorum. Denemek lazım diye düşündüm ve denedim. Hakikaten de geçtiler. Yani, eklem ağrısından en azından domates yemeyerek kurtulabildim.

Şimdi, bu basit bir örnek, fakat diğer seçeneklerin de işe yarayabileceğini gösteren bir örnek. Dolayısıyla, şimdi önüme yeni bir seçenek geldiğinde onu ";olmaz öyle şey, işe yaramaz ki"; diye bir kenara itmek yerine test etmeyi tercih ediyorum. Ama, bu kısa süreli bir test etmek, bütün ömrüm boyunca onu uygulamak tarzında değil de, bir kontrol yapmak, sonucuna bakmak, bende yarattığı iyi ya da kötü sonuçların bir muhasebesini yapmak, ondan sonra da yeni bir şeye geçmek ya da devam etmek tarzında.

Biraz önce hologram dedik ya, bölünce resmin bütününe ulaşıyoruz. Muhtemelen bizim önümüze çıkan bütün seçeneklerin bizimle ilgisi var, yoksa çıkmazlardı zaten. Ama, bunları bütünselliğimizin içine almak, almamak, onları denemek, test etmek bizim sorumluluğumuzda olan şey ve bu sorumluluk söz konusu olduğunda bizim zihinsel bütünlüğümüz devreye giriyor. Zihinsel bütünlüğümüz dediğimiz şey, aslına bakarsanız en az özen gösterdiğimiz yanımız. Bunu da nasıl rahatlıkla söyleyebiliyorum. Çok şeye kolayca inanıyoruz, ama çok az şeyi test ediyoruz. Halbuki bizim için neyin yararlı olup olmayacağını saptayabilecek olan biziz. Bu bir çaba gerektiriyor, biraz işin kolay kısmından uzaklaşmayı gerektiriyor, fakat özellikle düşünceler, ideolojiler, bize sunulan fikirler söz konusu olduğunda biraz daha seçici olmak, biraz daha test edici olmakta fayda var. Bu anlamda zihinsel bütünlüğü de özellikle vurgulamak istiyorum.

Şimdi, hologram gibi bir tekniğin bize sağladığı faydalar üzerinden gidecek olursak, diyebiliriz ki eğer evren gerçekten iddia edildiği gibi hologram tekniğindeki gibi bir bütünse ve evreni oluşturan bütün parçalarda o bütün bilgisi mevcut ise, o zaman evrende yaşayan bizler bu bütünün aslında ne olduğuna dair bir bilgi arayışındayız. Doğrusu bizim yaptığımız işe hatırlama işi denilebilir. Biz bütün olmak, kendimizi bütün hissetmek nasıl bir şey bunu bulmaya çalışıyoruz. Bizim arayışımız aslında böyle bir şey.

Gerçi bu kadar çok ayrı fikir, ayrı suret varken bir bütünlük arayışına girmek biraz romantik bir durummuş gibi gözükebilir ama, işin doğrusu, yine bu teorik fiziğin içinden çıkan bazı şeyler bizim bu süreçte daha kolay yol almamıza yardımcı olabiliyor.

Örneğin, bizler bir konuda bir varsayımla hareket ediyoruz. Diyoruz ki, çok az şeyi değiştirebiliriz, çok şey hayatımızda zaten olduğu gibidir, biraz kaderin kurbanlarıyız ya da oyuncaklarıyız tarzında değiştirme gücümüzün ne olduğuna dair elimizde çok az veri var.

Halbuki bize bugüne kadar hep objektif olmak cisimle, gözlediğiniz şeyle, içinde yaşadığınız olayla, insanlarla objektif ilişkiler kurmak, nesnel tarafsız ilişkiler kurmak mümkündür, böyle olmaya çalışın denirdi ve bu da bir anlamda teşvik edilirdi.

Fakat, en azından fizikçiler şöyle bir şey buldular, insan, eline alıp gözlemlediği şeyi, dikkatini yönelttiği şeyi bir biçimde etkiliyor ve bunu iyi yönde ya da kötü yönde etkilemek de o insanın zihinsel yapısına bağlı. Yani, niyetinin ne olduğu sonucun ne olacağını belirliyor.

Bugüne kadar şöyle bir yorum yapılırdı: Bilim adamları objektif gözlemler yaparlar, kuralları saptarlar, tekrarlanan deneylerin sonuçlarını belirlerler ve o deneylerin sonuçlarında da derler ki, şu ya şöyledir ya da böyledir. Fakat, artık bu kadar net konuşamayacağımızı görüyoruz. Çünkü, insan gözlemlediği her şeye öyle ya da böyle etkide bulunuyor. Yani, gözlemlediğiniz, dikkatinizi verdiğiniz, bir biçimde içine dahil olduğunuz şeye sizden bir parça katılıyor. Hangi parçanız? Esasen zihniniz, esasen şuurunuz katılıyor ve niyetinizin ne olduğuna bağlı olarak da elde edilen sonuç değişiyor.

Şimdi, öyle bir veri parçasının üstünden yola çıktığınızda, deyim yerindeyse, biraz tatsız bir durum oluyor, olan bitenden dolayı başkalarını suçlama şansınız kalmıyor. Hangi niyetle neyi yaptım da nasıl bir sonuç elde ettim? Bir biçimde sorgulamanın yönü kendinize doğru dönüyor. Aslında olması gereken de bu. Fakat, şu ana kadar, çok şuursuzca da olsa bizler birtakım kalıpları tekrarlıyorduk. Varlıklar birbirlerine etkide bulanamazlar, sadece canlılar arasında iletişim vardır, ama canlılar arasındaki iletişim de sadece sözle yapılabilir, düşünceler etkili değildir. Bu tarz kalıplarımız vardı. Şimdi, bunların hepsi parça parça değişime uğruyor.

Aslında değişime uğrayan bizim bunları yorumlama tarzımız. Çünkü düşünce aktarımı denen şey, telepati denen şey neredeyse günlük olarak yaşadığımız bir olay. Fakat, elimizdeki fiziksel bilgilere göre bize bugüne kadar böyle bir şeyin olamayacağı söyleniyordu. Çünkü, evet beyinde birtakım nöronlar arası ateşlemelerden dolayı oluşan çok küçücük dalgalar söz konusu ama, onlar beynin, kafatasının dışına çıkıp da birtakım etkiler oluşturacak kadar güçlü değiller dolayısıyla onların etkisi yoktur deniyordu. Ama telepatik olaylar var.

Demek ki, fiziğin saptayabildiği ya da yorumlayabildiğinin dışında farklı bir iletişim, aslında bütün canlılar arasında mevcut. Dünyanın dört bir yanında pek çok insan bunun tezahürlerini yaşıyor, ama açıklama getirirken zorlanmaktan dolayı çoğu zaman açıklamanın yetersiz olduğu yerlerde bu tarz olaylar yaşayan insanlara normal dışı bakılıyor.

Neyse ki bunlar da yavaş yavaş değişime uğruyor. Çünkü, şu an, belki de son 70 yılın geçirdiği bu verilerden dolayı daha rahat düşünüp, daha rahat söyleyebilme olanağından dolayı artık, eskiden doğa üstü, normal dışı, paranormal tarzında ele alınan olaylar da yavaş yavaş laboratuvarlarda incelenip yorum çıkartılabilir hale gelmeye başladı.

Pek çok araştırma yapılıyor pek çok üniversitede. Bağlı bulunduğum kuruluş da zaten özellikle bu araştırmaları duyurmak üzere birtakım etkinlikler yapıyor. Şu an belki dolaşanlarınız dikkatinizi çekmiştir. İstanbul?da Mayıs ayında bir konferans yapılacak uluslar arası katılımlı. Biz buna  bilim ile ruhsallık arasın köprü kurma dedik. Çünkü, hakikaten özellikle Arizona Üniversitesi'nde bazı merkezlerin yöneticileri, Rusya?dan biyoenerji üzerine çalışan pek çok bilim adamı bu konferansa geliyor ki, ellerinde çok veri var, gerçekten dünyanın dört bir yanında laboratuvarlarda bu tarz çalışmalar yapılıyor ve bunların bir araya gelip konuşulması gerekiyor. Ama sadece bilim adamlarıyla değil, biz sokaktaki insanla konuşulması gerekiyor. Çünkü, bu hali yaşayanlar bizleriz, biz de bunlara birtakım açıklamalar istiyoruz.

Böyle bir buluşma gerçekleştirmeye çalışıyor. Orada çok farklı konularla çok ilginç deneylerin sonuçları anlatılacak çünkü insanlar çok farklı şeyleri ele alıyorlar. Ama, esasen tüm bu gelişmelere bakıldığında şunu çok net bir şekilde görebiliyoruz. İnsanoğlu kendini arayış yolunda çok ilginç bir noktada. Eskisinden daha zorlu bir nokta diyebiliriz buna çünkü eskiden bir şeyi bir tanımla tanımlamak, işte ister buna bilim dersiniz, ister inanç dersiniz, ondan sonra da diğer seçeneklere pek fazla bulaşmamak şeklinde bir eğilimiz vardı. Ama, şu an insanoğlunun elindeki bütün bilgi kaynakları insanın yaşadığı ve yaşayacağı her şeyi anlatmak, açıklamak için birer araç olarak kullanılmak durumunda.

Bu nedenle işimiz biraz şey, nasıl diyelim, daha seçici olmamızı gerektiren, sapı samandan daha kolay ayırabilen zihinlere sahip olmamız gerekiyor. Çok daha hızlı kararlar veren, çok daha hızlı bir sürü seçeneği eleyebilen insanlar haline gelmemiz gerekiyor.

Bu tabi ki zihinsel rantımızı bozan bir şey ama bu da bir ihtiyaç. Çünkü, gerçekten çok hızlanan bir dünyada yaşıyoruz. Hem sorunları çoğalarak artıyor, hem de eskisinden daha farklı nesiller geliyor. Onlar daha talepkarlar, daha çok soru soruyorlar ve onlara da cevaplar vermemiz gerekiyor. Dolayısıyla, bu dönemde dünya üzerinde yaşayan insanın üstüne böyle iki katlı bir sorumluluk çökmüş durumda. Ama işi kolaylaştıran bizim daha farklı düşünebilen insanlar olma yolunda hızla ilerliyor olmamız.

Daha farklı düşünmemiz aslında çok ayrı imiş gibi gözüken şeyi bir arada ele alma kapasitemiz. Buna mutlaka okuduğunuz dergilerde, yazılarda rastlıyorsunuzdur. ";İnsan sol beyin ağırlıklı düşünen bir varlıktır, ama sağ beyninin becerilerini de kullanması gerekir"; şeklinde birtakım şeyler mutlaka okuyor, duygusal zekadan, ruhsal zekadan söz edildiğini duyuyorsunuzdur.

Demek ki, bizler aslında potansiyelimizin, gizil gücümüzün sadece bu bedenden ve beş duyudan ibaret olmadığımızın bilgisine sahibiz ve bunları açığa çıkarmak için de içimizde bir özlem var. Fakat, bu açığa çıkarış süresinde bize birilerinin tanımlarıyla da yardımcı olması gerekiyor. Köstek olmak yerine destek olması gerekiyor ki o potansiyeller açığa çıktıkça, neydi, nasıldı, uygun mudur, değil midir diye yıllar kaybetmektense o potansiyelleri kullanır hale getirebilelim.

Potansiyel derken, çok büyük şeylerden söz etmiyorum. Bazen bir grubun üyeleri arasında çok engellenmemiş düşünce alışverişinin, rahat bir telepati akışının, bir empati alanın yaratılmış olması pek çok işin akıl almaz kolaylıkla halledilebilmesini sağlıyor.

Sonuç almaya alışık varlıklar olarak bu bizim için çok önemli olmalı. Bu potansiyelin işe yaradığı noktasında ilk gözünü açan, ilk uyananlar iş dünyası ve tıp oldu. Bu açıdan onlara teşekkür etmek lazım. İş dünyası çok yakın bir zamana kadar rekabet üstüne kuruluydu. Fakat birtakım araştırmalar gösterdi ki, bir süre sonra rekabetin törpüleyici, hatta köstekleyici bir etkisi olmaya başlıyor. O zaman ekip çalışması dediler, beyin fırtınaları dediler, insanların serbest düşünceyle daha çok sonuç üretebileceği noktasına geldiler.

Tıp dünyası ise çok daha ilginç bir noktadan olaya yaklaştı. Mesela, çok miktarda uzaktan şifa çalışması yapılıyor. Genelde tıp terminolojisinde uzaktan dua etmek, belli bir niyeti yönlendirmek adıyla da anılıyor. Özellikle de Tıp Fakülteleri olan üniversitelerde çok miktarda bu konuda araştırma var.

Kalp hastalarına uygulanan bir sistem. Belli bir miktar sayıda hastaya kimlikleri belli olmayan, belli bir miktar sayıda ve tercihen hastahane dışından, o insanların iyileşmesi için dua eden kişiler var ve bu hastaların iyileşmesine uzaktan gönderilen iyi niyetle dolu dileğin faydası var mı diye birtakım takipler yapılıyor. Liradin?in kitabında okuduğum kadarıyla söyleyebilirim. Yüzde 2?lik bir fark oluştuğu söyleniyor. Şimdi, yüzde 2 aslında çok az gelebilir. Ama, normal tıbbi prosedürlerinin, kalp hastalarını sağlıklarına kavuşturmada yüzde 10?luk bir payı varsa, bu yüzde 2?de bunun üstüne eklendiğinde 100 kişiden 12 kişi gibi bir rakama aslında ulaşılıyor. Ne kadar fazla olursa o kadar iyi ...

Bu aynı zamanda insanları sağlığına kavuşturmada daha az miktarda para harcamayı da içeriyor, dolayısıyla esasen arkasında daha ucuz yöntemler bulmak niyetleri var.

Dolayısıyla, insanların zihinlerini başka insanların sağlıkları üzerinde etkili olduğuna dair şu an tıbbi kanıtlar var. Ama, biz zaten bunu biliyoruz. Bizim, özellikle de annelerin, çok rahatlıkla yaptığı bir şeydir bu. İyi dilekler, ama gerçekten arkasında çok güçlü niyetlerle desteklenmiş iyi dilekler yollamak. Ama bunun tam tersinin de geçerli olduğunu biliyoruz. Pekala insanların sağlıklarını, zihinsel esenliklerini, ruh hallerini bozan kötü niyetli etkiler yollamak da mümkün insanlara.

Dolayısıyla, bütün canlılar arasında bu tarz bir ilişki var. Şimdi yine dönelim holografik modele. O zaman bütün canlılar niyetlerine bağlı olarak sürekli olarak birbirlerine bu tarz etkiler yollayabiliyorlar. Şu an kişisel hayatlarımızda ülke bazında, dünya bazında, bütün bu düzeylerde nelerden şikayetçi olduğumuzu düşünelim. Şikayetçi olduğumuz, değişmesini istediğimiz şeyleri değiştirebilmek için birbirimizden yardım alıp alamayacağımızı düşünelim. Birlikte çalışmak için aslında iyi bir fırsat bu.

Fakat, hepimizin içinde var olan eğilimlerle ilgili belki de ilk halletmemiz gereken şeylerden biri bu. Diyelim ki, içimizden biri dedi ki, benim hayatımı şu an gözlemlediğimde en büyük sorunum kötü alışkanlıklarım. Hadi basit bir şey bulalım, ben sigarayı bırakmak istiyorum dedi, böyle bir talepte bulundu. Dürüst olursanız hepimizin hayatında böyle bir sahne yaşanmıştır. Ya biz söylemişizdir ya yakınımızda biri söylemiştir. Genelde biz, ilk önce kendimizin değişebileceğine inanmayız. Zaten bu konuyu, yani böyle bir düşünceyi destekleyen 7?sinde neyse 70?inde de odur tarzında, can çıkar huy çıkmaz tarzında, sağlamlayan güçlü afirmasyonlarımız var. Ama, bunlar çok olumsuzlar. Çünkü, içimizden biri biraz cesaret bulup da ";ben kendimde şunu değiştirmek istiyorum"; dediği anda hem o kişinin içinden, hem de çevresinden, dile gelmese bile ilk çıkan ";çok zor, yapamazsın, başaramazsın"; oluyor, hele daha önce denenmiş ve başarılamamışsa. Hepimizin içinden bir değişim söz konusu olduğunda ilk çıkan, ilk yükselen duygu olumsuz bir duygu.

Bununla yüzleştiğimizde daha bütünsel bir yaşam için önümüzdeki engellerden birini kaldırma şansımız oluyor. Bizler kendimizi ya da dünyayı değiştirmek söz konusu olduğunda, bunun lafı bile edildiğinde içimizden neler yükseliyor, hangi olumsuz duygular yükseliyor önce onlara bakmamız gerek.

Sigara konusunda, özellikle kendi kendine telkin metotlarında şöyle denir: Kimseye söylemeyin, kendinize de telkin yaptığınız müddetçe en azından uzak bir tarihe doğru yavaş yavaş bu fikre alışmak için, en azından bir 2 ay koyun, ama kimseye söylemeyin. Kendi kendinizi ikna edin önce, sonra başarılı olduktan sonra açıklamayı yapın.

Hakikaten önce kendinizin ürettiği, sonra da başkalarının ürettiği pek çok negatif etkiyle boğuşmak zorundayız. Ama, bizim için, dışımızdaki bir şeyi suçlamak daha kolay olduğundan değişmemizi engelleyen şeylerin genelde dışsal şeyler olduğunu düşünüyoruz. Bunları düzeltebilmek için farklı düşünebilmek ve dolayısıyla farklı davranabilmek için öncelikle insanın kendi içinde bir birlik ve bütünlük haline ulaşması gerekiyor.

Bunun için önerilen en iyi yöntemlerden biri kendini tanıma teknikleridir. Bu kendinizin nasıl işlediğini, nerelerde ne tür tepkiler verdiğini belli bir süre gözlemlemeyi, ondan sonra da verdiğiniz tepkilerden beğenmediklerinizi düzeltmeden geçirmeyi gerektiriyor. Fakat işin ilginç yanı biz bildiğimiz, alıştığımız kalıpların sürekli tekrarlanmasını istiyoruz.

Ancak yakın çevreniz tarafından siz olduğunuz gibi kabul edildiğinizden, olumlu ya da olumsuz özelliklerinizle tanımlandığınız, tam bir alışılagelmiş olduğunuzdan sizin değişiklik yapmak adına dile getirdiğiniz ya da gösterdiğiniz her çabanın bir biçimde itirazla karşılaşması olası.

Bu kişilik düzeyindeki. Gelin bunu dünya düzeyine taşıyalım. Ne kadar çok insanın direneceğini düşünebiliyor musunuz? Aslında çoğumuz düşüncelerimizden ve hayat şartlarımızdan memnun değiliz.

Bunu, ?Çok param olsaydı her şey iyi olurdu? şeklinde söylemiyorum çünkü çok paranın da her şeyi iyi etmediğini biliyorum. En azından çok parası olan ülkelerin de aynen bizim ülkemizde yaşanan sorunları yaşadığını biliyoruz.

Daha varlıklı bir düzeyden, varlıksal bir düzeyden birtakım şeylerin değişmesi gerektiğini aslında hepimiz kabul ediyoruz. Fakat, değiştirme aşamasına geldiğimizde bu kadar dirençle nasıl başa çıkacağız.

Çinlilerin bir sözü vardır. ?İlginç bir çağda yaşayasın? diye lanetleri varmış. Hakikaten çok ilginç bir çağda yaşıyoruz. Pek çok şeyin halledilmesi gerekiyor ve birtakım seçenekler var.

Bir şeyi farklı yapmanın bir şeyleri değiştirebileceği ihtimali üzerinde şu an çok az duruluyor. Bunu sorgulamamız lazım. Bugüne kadar tüm şikayet ettiğimiz şeyleri, kendimizi, dünyayı, başkalarını, evreni birbirlerinin gelişimini desteklemeyen şekilde ele aldığımız için yaşıyorsak, tüm bunları düzeltmenin bir yolunu bulmamız gerekiyor.

Dolayısıyla, Allah?tan Festiva böyle şeyler düzenliyor, Naturel Fuarları düzenliyor, bir araya geliyoruz. İşte birtakım kuruluşlar etkinlikler düzenliyorlar, paylaşımlar oluyor. Fakat, tüm bunlardan sonra şimdi evlerimize dağıldığımızda bu bilgilerle ve bu bilgilerin enerjisiyle baş başa kalacak olan biziz. Ne yapacağız? Soru bu.

Eskisi gibi mi yaşayacağız, bu bilgileri tekrar hatırladıktan sonra, tekrar unutmayı mı seçeceğiz? Yoksa bu enerjiyi faydalı bir şekilde bir oluşa mı dönüştüreceğiz?

Kendimizi değiştirmekten başlayarak yakın çevremizi değiştirmek ve onların da kendi çevrelerini değiştirmesi şeklinde uzanıp gidecektir, ama genelde biliyorsunuz ki, kendinizi değiştirmekten ziyade başkalarındaki sorunları işaret edip ";değişmelisin"; demek çok daha kolay bir yöntem.

Ama, zannediyorum esas değişmesi gereken şey o. Önce bir kendimize bakmalıyız, neyi hala aynen yapmaya devam ediyoruz, neyi hala aynen eskisi gibi parçalayarak, bölerek düşünüyoruz, başka insanlara ve kendimize yönelik niyetlerimiz neler.. . Çünkü, kendimizle ilgili niyetlerimizin de her zaman çok iyi olmadığını biliyoruz.

Bu beden, bu bedenle ilişkimiz ne, onu gerçekten bir araç gibi kullanıyor muyuz? Çünkü, bazen evdeki alet edevata ya da kapının önünde park ettiğimiz arabaya bedenlerimizden daha çok özen gösteriyoruz .

Halbuki gerçek değişimi yapması için kullanmamız gereken araç bu. Zihni ve ruhu onun aracılığıyla ifade ediyoruz, fakat çoğunlukla en hor kullandığımız araçlardan biri beden.

İrili ufaklı, küçüklü büyüklü kendimizle ilgili değiştirdiğimiz her şeyin holografik evren tanımı gereği diğer bütün parçalarla bir etkileşimi var. Eğer biz kendimizle bir şeyleri doğru biçimde değiştirebilirsek, o değiştirdiğimiz şeyin enerjisi yayılmaya başlıyor. Davranışlarımızla, düşüncelerimizle, kelimelerimizle yayılmaya başlıyor ve bir biçimde diğer varlıklarda, canlılarda, enerji alanlarında, zihinlerinde veya auralarında, ruhlarında, mutlaka bir yer buluyor. Bu yer bulmayla birlikte o kişiler ya da o varlıklar da daha fazlası için cesaret buluyorlar. Aslında bizim birbirimize yapabileceğimiz en büyük iyilik bu. Derdi ya da sorunu işaret etmekten ve bunun biran önce düzeltilmesini talep etmekten ziyade, o dertle ya da o sorunla ilgili kendi üzerimize düşen şeyi değiştirmek. Çünkü, dünya üzerinde gördüğümüz her şeyde mutlaka öyle ya da böyle bizim de bir payımız var. Bunu değiştirebildiğimizde zaten başkalarına da değişebilme cesareti vermiş oluyoruz.

Daha fazla insan sigarayı bırakabilir, bedeniyle barışık yaşayabilir, zihnini çok daha fazla sayıda seçeneğe açık tutabilir. Açık fikirli olmak bu demek. Hoşumuza giden tek bir fikre saplanıp kalıp bütün hayatımız boyunca onu kullanmak değil, her türlü fikrin kendi içinde birtakım değerler taşıdığı olasılığına açık olmak.

Ve bir ruh varlığı olarak, aslında bedeni araç olarak kullanan bir ruh varlığı olduğumuz bilgisine ısınmaya çalışmak. Çünkü, çoğunlukla bu fikir bizi daha geniş düşünceler ve olasılıklar için de hazır kılıyor. Ama, sadece bir beden, sadece bir beyin, onun ürettiği yan ürün olarak bir zihin sahibi olduğumuzu düşünmek de bizi seçenekler bakımından sıkıştırıyor.

Dolayısıyla, olabildiğince birkaç düzeyde birden daha geniş, potansiyelini daha rahat ifade eden varlıklar haline gelmemiz gerekiyor ki, başkalarının da kendi varlıklarını ifade edebilmesine olanak tanıyalım.

Aksi takdirde hepimiz kendi düşünce kalıplarımızla dünyayı tanımlayıp herkesin de ona uymasını ve değişmemesini talep ediyor olacağız. Fakat zannediyorum dünyanın artık bunu beklemeye pek tahammülü yok. Onunla birlikte bizim de değişmeyi, adaptasyonu öğrenmemiz gerekecek. Esneklik göstereceğiz, uyum göstereceğiz ve farklılaşacağız.

Bütünsel olmanın yolu şu an katılaşmış bütün parçalarımızı yavaş yavaş bir sallantıya tabi tutmaktan geçiyor, küçük şoklarla ve değişim talepleriyle. Ama, bu bireysel olmak durumunda, başkalarını zorlamak yerine önce kendimizden başlaması gereken bir şey.

Diyebiliriz ki aslında insan bilincinin farklı bir noktaya doğru yükselmeye başladığı bir yere gidiyoruz. Bunu yükseklik, yücelik, genişleme, derinleşme olarak her türlü değerlendirmek mümkün. Muhtemelen bunların hepsi, tek bir boyutu olduğunu düşünmüyorum. Böyle bir aşamada da buna uygun varlıklar haline gelmek gerekiyor. Çok fazla çözüm üretmemiz gereken şeylerle karşılaştığımızda sadece birkaç çözüme odaklı zihinlere sahip olmak bize kolaylık sağlamayacak. O yüzden olabildiğince bütünsel bir yaşam fikrine bu tarz etkinlikler sayesinde, ama hayatımızın her anında sürekli hatırlamaya çalışarak, sahip çıkmamız gerekiyor, onları özümsememiz, benimsememiz gerekiyor ki, gerçekten insana yakışır bir şekilde yaşayabilelim dünyada. Hep birlikte çalışarak bütün özelliklerimizi belli bir dengeye getirmemiz gerekiyor .

Sitemize Reklam Verin
Sitemize reklam vermek için
0 212 275 66 00
numaralı telefonumuzdan bize ulaşabilirsiniz.
MAİL LİSTEMİZE KAYIT OLUN