OTOBURLUĞUN TARİHÇESİ ( I )

Kimi, hayvanları yemek için öldürmeyi "ahlaksızlık" ya da "vahşet" olarak nitelendirdiği için, kimi de insan vücudunun yapısal özellikleri nedeniyle otoburluğu (bitkisel vejetaryen beslenmeyi) tercih ediyor. Bir başka gerekçe de, inek besleyebilecek büyüklükteki bir çayırda eğer tarım yapılsa düzinelerce insanın karnını doyurmanın mümkün olması... Oysa binlerce yıl önce ünlü matematikçi Pisagor yediğimiz hayvanların bir zamanlar insan olduğuna ve gelecekte yeniden insan olacaklarına olan inancı nedeniyle, Stoacı Seneka ise et yemediği bir yıl içinde zihninin daha açık oldugunu fark ettiği için vejetaryen olmayı seçmişti.

"Niye vejetaryen oldun?" Sanırım bir vejetaryen için bu soru oldukça sıkıcıdır. Çünkü, her ne sebeple olursa olsun, bir kere et yememeye karar vermiş olan kişi bunu artık bir hayat tarzı haline getirmiş demektir. Nasıl her gün meditasyon yapan birinin, kendine her dakika "Niye meditasyon yapıyorum?" diye sorması abes kaçarsa hatta meditasyon için gerekli konsantrasyonu sağlamasını engellerse bir vejetaryen de bir kere yola çıktıktan sonra, edimini her an sorgulamak zorunda değildir. Verilen karar bir hayat örgüsünün parçası olarak yavaş yavaş günlük algıya sindirilir ve özümsenir. Yine de gelin biz biraz abes bir iş yapalım ve insanların neden böyle bir hayat tarzını benimsediklerini biraz kurcalıyalım, çünkü her ne kadar günümüzdeki popüleritesinden dolayı bu nedenleri rahatça sayıp dökebileceğimizi varsaysak da, vejetaryenliğin binlerce yıllık geçmişi olduğunu göz önünde bulundurunca, bu nedenler buketi içinde bizim modern zihinlerimizle pek tahayyül edemeyeceğimiz fikirlerin olması hiç de az bir ihtimal değil.

Özellikle günümüz Anglosakson vejetaryenliğinin şiddetle vurguladığı üzere; hayvanlar da tıpkı insanlar gibi acı ve zevk duyularına sahip oldukları için onları herhangi bir sebeple öldürmek bir çeşit ahlaksızlık olarak nitelendirilebilir. Benim "ahlakçı vejetaryenlik" dediğim bu felsefeye burada değinmeyeceğim. Ama bu konuda bir şeyler okumak isterseniz, Peter Singer'ın 1975 tarihli "Animal Liberation" (Hayvan Özgürleşmesi) kitabını tavsiye ederim. Özellike laboratuvar hayvanları üzerinde ve bilimsellik adına yapılan deneylerin saçmalığı insanı hayrete düşürecek nitelikte. Hayvanların çok aç olduklarında vahşileşebileceklerini anlamak için 80 köpeği on gün süreyle aç ve susuz bırakmanın mantığını anlamak gerçekten güç.

Tabii işe illa da ahlak boyutunda bakmak zorunda değiliz. Birçok vejetaryenin bildiği gibi insan vücudunun yapısal özelliklerine baktığımızda, en uygun beslenme şeklinin vejetaryen beslenme olduğu çok aşikar. Ne köpekler gibi kesici dişlerimiz var, ne de bütün etobur hayvanlarda olduğu gibi eti çok hızlı bir şekilde eritmemizi sağlayacak mide asitlerimiz... Ayrıca etobur hayvanların hepsinin bağırsak boyları vücut uzuniuklarının ortalama üç katı, yani bizimkinin (ve tüm otobur hayvanların) dörtte biri kadar. Bunun nedeni de, bozulmaya çok uygun olan hayvansal gıdaların olabildiğince hızlı olarak vücuttan atılmasını sağlamak. Daha birçok anatomik bilgi verilebilir, fakat anlayacağınız, doğamız bize, "Sen etobursun!" diyor.

Bunlardan başka bir de işin sosyo ekonomik boyutu var. Her vejetaryenin bildiği üzere; bir inek besleyebilecek büyüklükteki bir çayırda eğer tarım yapılırsa düzinelerce insanın karnını doyurmak mümkün. Belki de Dünya Ticaret Örgütü'nün bu kadar şiddetle tarım piyasasına girmeye çalışması, Hindistan ve Çin'deki tohum piyasasını transgenetik ürünlerle bir kapital haline getirmeye uğraşması tarımın milyonlarca insana yaşamsal ve nerdeyse bedava ürün verecek olmasından kaynaklanıyor... Öyle ya, bahçesinde her türlü sebze yetişen biri, Amerika'nın uyduruk pirinçlerini ne yapsın? Eğer bu konularda bir şeyler okumak istiyorsanız, İletişim Yayınları'ndan birkaç ay önce çıkan "Dünya Satılık Değil" adlı kitabı tavsiye ederim.

İşte yukarıda kısaca değindiğim nedenlerden dolayı günümüzde milyonlarca insan hayat şekillerinde radikal değişiklikler yaparak vejetaryen yaşam formlarına geçiş yapıyor. Sadece Amerika'da 12 milyon kişinin vejetaryen olduğu tahmin ediliyor. Fakat yazının başında da değindiğim gibi, tarihte vejetaryenliği başka nedenlerle tercih etmiş insanlar da mevcut. Bunlar arasında en efsanevi karakter Pisagor desem yalan olmaz. Zaten Pisagor deyince akla gelen iki şey var: matematik ve vejetaryenlik. Peki Pisagor neden vejetaryendi ve zamanın Sicilya'sında (İÖ 6. yy.) önemli bir etkiye sahip olduğunu bildiğimiz okulunda neden şiddetle vejeteryenliği savunuyordu? Bu soruya verilen en genel geçer cevap "Pisagor'un ruhların ölümsüzlüğüne dair inancı"dır. Ona göre, yediğimiz hayvanlar bir zamanlar insandı ve bir zaman sonra tekrar insan olacaklar. Pisagor'la ilgili buna benzer bir açıklamayı İsa'dan sonra birinci yüzyılın önemli Stoacı düşünürlerinden Seneka'nın 108. mektubunda görebiliriz. Seneka gençliğinde (bir hayat tarzı olarak) felsefeye olan tutkusunun ne kadar güçlü olduğunu örneklendirmek için nasıl Pisagor'dan etkilenerek bir yıl hiç et yemediğinden bahseder. O da Pisagor'la ilgili yukarıdaki hikayeyi anlatır. Fakat kanımca mektupta gözden kaçmaması gereken bir nokta var: Seneka aslen ağaç yaşken eğilir demeye getiriyor. Eğilmesi gereken ağaç ise zihin.

Tüm Stoa'nın esasında homologia'ya, yani doğaya göre yaşamaya odaklanmış bir okul olduğunu hatırlarsak, Seneka'nın Pisagor'un vejetaryenliğinden neden dem vurduğunu biraz daha iyi anlarız. Seneka, hem nefsin terbiyesinin peşindeki bu şekilde zevk dünyasından, insanın doğasına daha uygun olan akıl dünyasına geçecek hem de kendisinin de itiraf ettiği gibi et yememeyi sürdürdüğü bir yıl içinde zihninin daha açık olduğunu bu yüzden de daha doğal bir hayat sürdügünü ima ediyor. Bence bu yorum, 4. yy. Pisagor'cularından Lamblicus'un Pisagorcu Hayat Üzerine adlı kitabında anlattıklarına da uyuyor. Pisagor, yurdu Samos (Susam) adasından yola çıkıp Şam, Mısır ve Babil'i kapsayacak 40 yıllık gezisine çıkmadan önce zamanın bilginlerinden Thales'e uğrar. O sırada henüz 18 yaşında olan Pisagor'a Thales şarap ve et gibi zihni tembelleştirebilecek besinlerden uzak durmasını öğütler. Tabii Pisagor'un her iki nedeni de göz önünde bulundurması da söz konusu. Yani hem reenkarnasyona hem de etin zihinsel tembelliğe yol açtığına inanmış olabilir.

Şunu da belirtmek gerekiyor ki, özellide Stoacılar zihni kullanmaktan özel bir anlamda bahsediyorlar. İnsan zihni eğer yeteri kadar aktif olursa bir bakıma kozmik bilinç diyeceğimiz evrensel bir objektifliği yakalayabilirdi. Bu da Helenlerin Eudaimonia dediği mutlu hayat formuna ulaşmanın Stoacı yoluydu...

Seneka, yukarıda bahsettiğimiz mektubunda bir başka vejeteryenden daha söz ediyor. Sextius adındaki bu vejetaryen Pisagor'dan farklı bir nedenle et yemeyi bırakmış. Ona göre insan rahatlıkla bitkisel gıdalarla beslenebilecekken hayvan öldürürse, bu kişide vahşete doğru bir eğilim olur. Sextius ayrıca gereğinden fazla çeşit içeren bir diyetin insanın doğasına da aykırı olduğunu iddia ediyor.

Laf Stoacılardan açılmışken belki de gelmiş geçmiş en önemli Stoacı ve aynı zamanda okulun kurucusu olan Zenon'dan bahsetmekte yarar var. Kıbrıslı Zenon birçok Stoacı gibi çok uzun bir hayat sürmüş. 98 yaşında ve fiziksel gücü yerli yerideyken artık ölme zamanının geldiğini düşünerek intihar etmiş. Hatta Diogeens Laertius'un, Felsefecilerin Hayatları adlı yapıtının Zenon bölümünde anlattığı üzere, Zenon ders verdiği basamaklardan aşağıya inerken ayağı kayar ve düşerek ayak parmaklarından birini kırar. Bunun üzere Zenon, Niobe'den şu alıntıyı söyler: "Geliyorum, geliyorum, niye beni çağırıyorsun?" Sözlerini tamamladıktan sonra nefesini tutarak ölür. İntihar üzerine söylediklerini konu alan bir başka yazıda Zenon'un yeme alışkanlıkları gerçekten kayda değer. Diogenes ondan "yemeğini ateşle giydirmeyen adam" diye bahsediyor. Şair Philemon ise Felsefeciler adlı komedyasında Zenon'dan şöyle bahsediyor "Bu adam yeni bir felsefe uyguluyor. İnsanlara aç kalmayı öğretiyor. Ama yine de öğrencileri oluyor. Bir somon ekmek onun yemeği, en güzel tatlısı kuru incir; su onun içeceği. Gerçekten de bu kadar sade bir diyet uygulayan Kıbrıslı Zenon, zamanın Atina'sının en sağlıklı ve dayanıklı insanlarından biri olarak anılıyor. Fakat Zenon'un amacını vücut sağlığıyla kısıtlamak yanlış olur. Tıpkı Pisagor gibi o da, kanaatkar bir yaşam tarzıyla zaten sahip olduğu potansiyel aklı elinden geldiğince aktif hale getirmeye çalışıyordu. Özellikle Stoacılar insan zihninin tüm kosmosu kavrayabileceğine inandıkları için, kanaatkar yaşamlarının akılsal gelişimlerini artıracağını düşünüyorlardı.

Bu işin başka yönü. Önemli olan et yemeyen insanın zihinsel gelişiminin ve akıcılığının daha rahat olacağına dair inanış. Buna inanıp inanmamakta serbestiz, fakat doğruluğunu (ya da yanlışlığını) teyit etmenin tek bir yolu olduğu da kesin...

Sitemize Reklam Verin
Sitemize reklam vermek için
0 212 275 66 00
numaralı telefonumuzdan bize ulaşabilirsiniz.
MAİL LİSTEMİZE KAYIT OLUN