Paylaş


AĞRI DAĞI GERÇEĞİ...

Sabahın kör bir zamanı.. Telefon acı acı çalıyor. Telefonun öbür ucunda eski Dağcılık Federasyonu Başkanı Dr. Bozkurt Ergör Kuşadası'ndan soruyor: "Ağrı Dağı'nda yaşananlardan bilgin var mı?" Medyadan izlediğimi söylüyorum.

Uykum kaçıyor... Daha önceki yıllarda bu dağda yitirdiğimiz beş dağcının ağlatısı geliyor usuma. Sanki hepsi İskender Iğdır'la aynı yazgıyı paylaşmışlar.

Ağrı'da ölenlerin nedenlerini irdelemek yerine, bu dağı tanıtmanın, dağcılık (alpinizm) açısından öneminin vurgulanmasının daha tutarlı bir tutum olacağını düşünüyorum. Arşivimi karıştırıyorum. Bu dağla ilgili en kapsamlı yazıyı 24 Ocak 1983'te yine Cumhuriyet'te yazmışım. Ama 'Gizemli Ağrı Dağı' başlıklı bu yazının sadece yarısı yayımlanmış. İkinci yarısı çıkacağı gün gazete kapatılmış. Aslında bu yazı, yarım kalmış o yazının bir yinelenmesi olacak.

Bir dağ olarak Ağrı

Anadolu yarımadasının en yüksek (5137 m.) sivrisi olan Ağrı, sönmüş, volkanik bir dağdır. Avrupalılar Ağrı'yı Asya anakarası içinde görmeleri nedeniyle, bu dağı Avrupa'nın en yüksek dağı olarak varsaymazlar.

Kuzeyden Kars, Güneyden Ağrı ili sınırları içinde bulunan bu dağ, aynı zamanda kuzeyinden Ermenistan'a, güneydoğusundan da İran'a sınır komşusudur. Ağrı dağ yapılanması, Büyük Ağrı ve Küçük Ağrı olmak üzere iki büyük krater başıyla birbirinden ayrılır ve iki görkemli doruk yapısıyla yan yana dururlar. İki dağı birbirinden ayıran geniş bir koyak (vadi), dağın kuzeydoğusundan güneybatısına uzanan ve Serdarbulak olarak adlandırılan en önemli geçittir.

Türkiye'deki dağ sıralamaları içinde önemli bir yükseltiye sahip olan Küçük Ağrı (3896 m.) 1932 yılına dek bizim sınırlarımız içinde değildir. O yıllarda İran sınırları içinde bulunan ve bölgede önlenemez kaçakçılık olaylarına ortam hazırlayan bu dağ, Atatürk'ün politik dehasıyla İran'la yapılan bir sınır düzenlemesiyle topraklarımıza katılmıştır. Çoğumuzun bilmediği bu gerçeği, tarihçiler Mustafa Kemal'in ikinci Hatay başarısı olarak da nitelerler.

Yazımızın ana konusu olan Büyük Ağrı Dağı'nın 4000 metre yüksekliğe değin uzanan bölümü çoğunlukla bazalt, daha üst bölümleri ise andezit lavlardan oluşur. Dağın doruğunu da içine alan geniş bir alan buzlarla kaplıdır. Şapka ya da takke buzulu dediğimiz bu buz örtüsü, gezegenimizin dördüncü evresinden günümüze değin uzanan milyonlarca yıllık bir geçmişe sahiptir. En uzun olan yerde boyu 5000 metreye, en dar olan yerde eni 2500 metreye varan bu buz örtüsü bir elipsi andırır. Kalınlığı kesin bilinmemekle birlikte, en kalın olduğu bölgelerde bu yüksekliğin 400-500 metreye ulaştığı sanılmaktadır.

Ağrı Dağı'nı çekici yapan da bu buz örtüsüdür. Dağın güney yamacından, doruktan aşağıya çağlayandan akıyormuş gibi sarkarken kuzey ve kuzeybatı yönlerinde kat kat yükselerek görkemli bir görüntü sergiler. Dağın doğusunda buzullar, adeta büzülmüşçesine 4900 metreye değin çekilmişken batısında Küp Gölü bölgesine, 3400 metreye değin uzanır. Yabancılar Nuh'un Gemisi'ni genellikle bu batı buzulunda aramışlardır. 1955 yılında bu buzul üzerinde Nuh'un Gemisi'ni gördüğünü savlayan Fransız ruhbanı F. Novarra'dan dolayı bu buzula Novarra Buzulu da denir.

Söz buraya gelmişken, Novarra'nın ileri sürdüğü gibi gerçekten Ağrı'da Nuh'un Gemisi var mıdır, yoksa Batılı bir yığın araştırmacının da ileri sürdüğü bu gemi söylencesi bir düş ürünü müdür? Bu sorulara gerçekçi ve bilimsel yanıtlar getirebilmek için bu gibi dağlardaki devasa buz yapılarını yakından tanımak gerekir. Çünkü bu buz yapıları sürekli devinme içindedirler. Isı ve mevsim değişikliklerinden salt eriyerek ya da yağan karlarla hacim kazanarak etkilenmezler. Aynı zamanda uzama, daralma ve kasılma biçiminde tepkiler de gösterirler. Anca bu devingenlik buzulun tüm katmanlarında eşit ve sürekli olmaz. Örneğin ısı etkilenmelerinden buzulun bünyesinde ortaya çıkan değişimler diklemesine aritmetiksel bir yol izlerken boylamasına ve düzeyde geometrik bir değişim sergiler. Ancak duyarlı aletlerle ölçülebilen bu devinmeler sonucu buzul yılda (tüm çapta) 1 ile 100 metre ve hatta daha fazla uzama ya da kısalma gösterebilir.

Devinimin buzulun tüm katmanlarında eşitsiz oluşu başka bir oluşumu daha ortaya koyar. Kimi bölgeler gevşeyip sarkarken kimi bölgeler daralıp daha sık dokular oluşturur. Başka bir anlatımla bu birbirine zıt gelişmelerin doğal bir sonucu olarak buz kristallerinin sıkıştığı bölgelerde buzul yeşile ya da maviye çalan bir ton alırken çözülen ya da gevşeyen bölgelerde taze yağmış kar gibi beyaza çalar. Araştırmacılar gibi dağcıları da yanıltan bu ikinci oluşumun verdiği kar ortamı hissi tırmanıcıyı güvenlik konularında gevşekliğe ve tembelliğe iter. Buz tekniğinin gerektirdiği önlemleri almadığı için de bakarsınız kayıp gider.

Buzlu alanlardaki bu farklı oluşumların zaman zaman yan yana ve iç içe oluşmasıyla buzulların derinliklerinde öylesine ilginç motifler kendini gösterir ki, buzulların bu özelliğini bilmeyen, bu görüntülerden değil Nuh'un Gemisi, daha renkli ve zengin nesneler varmış sonucunu çıkarabilirler.

Buz devinmelerinin özellikle yüzeyde eşit olmaması bir başka oluşuma daha ortam hazırlar. Buzulun belli bölgelerinde çatlaklar ve yarıklar oluşur. Bunların en, boy ve derinliklerinin 1 ile 100 metre arasında değişebilenleri vardır. Fırtınalarla gelen tozların, kaya parçacıklarının boyamasıyla renklenen bu yarıkların içi, sonradan yağan karın örtmesiyle buzulun derinliklerinde kalır ve bunlar da birincisi gibi ilginç motifler verir.

Ağrı Dağı salt dağcılar için değil bilim insanları ve araştırmacılar için de bulunmaz bir hazinedir. Ama nedense bu dağa tırmanmak uzun yıllar yasaklanmıştır. Bu yasağı delenlerin içinde Ay'a giden Astronot James Irwin de var. 1982 yılı ağustos ayında 15 kişilik bir Amerikalı ekiple gelen Irwin, dönemin Devlet Başkanı Kenan Evren'den özel izin alarak Ağrı'ya tırmanmıştı. Tırmanma sürecinde batı buzulunda düşüp kaybolmuş ve bu olay nedeniyle Ağrı Dağı günlerce dünya kamuoyunun gündeminde kalmıştı.

Ağrı Dağı'na tırmanış

Gerek yöre halkının, gerekse çoğu insanımızın yakın zamana değin "Bu dağın doruğuna ulaşılamaz" biçiminde bir saplantısı vardı. Oysa Ağrı Dağı'na son iki yüzyıl içinde çok sayıda insan çıkmıştır. Bu dağa ilk çıkan da bir yabancıdır. 1829 yılında Darpot Üniversitesi fizikçilerinden Prof. A. Johan Parrot (Alman) dağın batı yüzünden doruğa ulaşmıştır.

Ağrı'ya bizden kimin ilk kez çıktığına ilişkin kesin bilgi olmamakla birlikte, cumhuriyetten sonra yöredeki askerî birliklerden subay ve erlerin başarılı tırmanışlar yaptıkları bilinmektedir. 1937 yılında, Kurmay Binbaşı Cevdet Sunay (eski cumhurbaşkanı) ve ünlü ozanımız Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın da içinde bulunduğu topçu, süvari ve piyade birliklerinden seçilmiş subay ve erlerden oluşan kalabalık bir ekip Ağrı'ya tırmanmıştır. Dağın doğusundan, Serdarbulak koyağından gelinerek Mıh Tepe rotası izlenerek doruğa ulaşılır. Doruğa çıkmayı başaranlar arasında Cevdet Sunay ve Dağlarca da vardır. Doruğa Atatürk'ün büstü yerleştirilir ve Dağlarca'nın şiirsel anlatımıyla tutanağa şu kayıt düşülür:

"Türkiye'nin en büyük adamının büstünü Türkiye'nin en yüksek dağına armağan ediyoruz."

Ağrı'ya ilk çıkma onuru bizim değilse de, kışın doruğuna ilk ulaşmayı başaran da bir Türk dağcısıdır. 21 Şubat 1970 tarihinde gerçekleştirilen ve dünya dağcılık yazınına da girmiş olan başarının sahibi, eski Dağcılık Federasyonu başkanlarından Sayın Dr. Bozkurt Ergör'dür. Daha sonraki yıllarda birçok dağcımız da kışın bu dağa başarılı tırmanışlar gerçekleştirerek Ağrı Dağı zincirine yeni halkalar eklemişlerdir.

Ağrı Dağı'na bilinen klasik rotalardan özellikle yazın tırmanmak dağcılık tekniği açısından fazla ve önemli zorluklar çıkarmaz. Ama kuzeyinden tırmanmak son derece zor ve risklidir. Bu dağa genellikle Doğubeyazıt ilçesine bakan güneyinden ve güneydoğu tarafındaki Mıh Tepe rotasından tırmanılmaktadır. Yaz aylarında, kamp gereçleri ve tırmanma araçlarını dağın 4000 metre yüksekliğine değin hayvanlarla taşımanız olasıdır. Tırmanmanın bilgi, beceri ve

deneyim gerektiren kısmı buzlu bölgeyle birlikte başlar. Ama hiçbir koşulda tırmanma hafife alınmamalıdır. En açık ve olağan hava koşullarında bile sizi tatsız sürprizler bekleyebilir. Çünkü yapacağınız en küçük bir hata ve önemsememe yaşamınıza mal olabilir. Anımsatmak gerekirse bugüne değin Ağrı'da ölen bütün dağcılar bu iki şeyin kurbanı olmuşlardır.

Dağın en görkemli olduğu bölge kuzey yamacında Ahora Göçüğü olarak bilinen, derin buz koyaçlarının bulunduğu bir alandır ki, uzaktan bakmak bile insana ürperti verir. Bu göçüğün sol tarafındaki dik ve buzlu bir sırttan 1968 yılı Ağustos ayında doruğa ulaşan Çekoslovakyalı bir dağcı ekiptir. Beş kişilik bir ekiple bu rotadan doruğa ulaşan Çekler nedeniyle bu rotaya Çek Yolu da denmektedir. Ve bu Çekoslovakyalı dağcılardan dördü, 1969 yılında Peru Antları'nda yaptıkları bir tırmanışta, uğradıkları bir deprem sonucunda kayan buzların altında kalarak yaşamlarını yitirmişlerdir.

Dağcılık dünyasında Ağrı'ya duyulan ilgi yüksekliğinden ileri gelmektedir. Yüksekliği nedeniyle her dağcı tırmanma koleksiyonuna Ağrı'yı da almak ister. Çünkü dağların 4000 metreden sonraki yüksekliklerinde yapılan etkinliklerde, kimi insanlarda bedensel rahatsızlıklar kendini duyurur. Bunlar genellikle baş ağrısı, kusma, aşırı bitkinlik, göz kararması ve görme bozuklukları, asabi dengesizlikler gibi oksijen doyumsuzluğunun ve basınç azlığının yol açtığı akut dağ hastalıklarıdır. Yüksek dağlarda dağcılar buna karşı önlemini tırmanmadan önce almalı, gerekli sıhhi donanımını mutlaka yanında taşımalıdır.

Ağrı'nın doruğuna ulaşmanın olanaksız olduğunu ileri süren ve özellikle yöre halkı içinde yaygın bir söylenti de, dağın üstünde 'hava boşluğu' olduğu biçimindedir. Oysa değil Ağrı'nın, atmosferin tüm katmanlarında 'hava boşluğu' olarak nitelenecek bir hava olayına tanık olmaya bilimsel olarak olanak yoktur. Özellikle havacılık dilinde, uçakların zaman zaman sanki kasislere girip çıkıyormuşçasına kütürdeyerek inip kalkmasına da böylesi bir yakıştırma getirilir.

Havacılıkta türbülans olarak nitelenen bu hava olayı yüksek dağlarda da yaşanır. Özellikle Ağrı gibi, 500 km. çaplık geniş bir alanda 5000 metrenin üzerinde bir yüksekliğe ulaşmış böylesi bir lokal dağda, bir de üstü milyarlarca ton buzulla örtülüyse elbette hava olayları olacaktır.

Tepesi buzlarla kaplı Ağrı Dağı'nda yaz mevsimlerinde bile gece ile gündüz arasında 30 dereceye varan ısı değişiklikleri olur. Gece aniden soğuyan dağ kabuğu, üzerindeki havayı da soğutur. Soğuyan hava ağırlaşarak, dağın üstünden hızla aşağıya, dere gibi akmaya başlar. Aşağıya inen hava bu kez altaki sıcak havaya ve oransal olarak sıcak yer kabuğuna çarpınca yeniden hızla yukarılara tırmanmaya başlar. Böylece dağın tepesinde ve çevresinde bir rüzgar sirkülasyonu başlar. Yerden kaldırdığı kar kristallerinin de harmanlanmasıyla, sanki dağın üstüne bir bulut gelmiş oturmuş gibi bir görüntü verir.

Ağrı'da sık sık rastlanan bu hava olayının yanında, rüzgarın bir de belirli aralıklarla üstünüze bir tokat gibi indiği de olur. Bu da dağın güneş alan yüzü ile gölgede kalan yüzü arasındaki ısı farklılıklarından oluşan rüzgar tünelleridir. Önceden kestirilemeyen alanlarda ve son derece açık havada birdenbire üstünüze çullanan bu doğa olayına hazırlıklı değilseniz bir anda dengenizin bozulması, düşüp kayıp gitmeniz işten bile değildir.

Ağrı'da böylesi bir olaya kurban gitmiş bir İngiliz dağcının acıklı öyküsünü Doğubeyazıtlı kılavuz dağcı Ahmet Turan'dan dinlemiştim. 1971 yılının açık ve güneşli bir yaz gününde, karısı ve 16 yaşındaki çocuğu ile Ağrı'ya tırmanan bu İngiliz ailesi, dağdan dönüşlerinde Ahmet Turan'ı bulurlar. Çocuklarının doruk yakınlarında buz platformu üzerinden uçup gittiğini, kendisinden cesedini bulup getirmesini isterler. Olay, ereğe ulaşmanın coşkusuyla ipten ayrılıp doruğa bir an önce ulaşmak isteyen çocuğun vurgulamaya çalıştığımız nedenden dolayı düşmesiyle oluşmuştur. Ahmet Turan çocuğun cesedini bulamaz ama, olayın üzerinden iki gün geçmesine karşın olay yerinden az uzakta, buzlar üzerinde uçmadan kalmış çocuğun yün başlığını alarak, getirip ailesine teslim eder.

Dağcılıkta kaza olmaz diye bir yaklaşım sergilemek insafsızlık olur. Ama hemen anımsatmak gerekirse, bizde bugün sayısı 25'e ulaşmış ve ölümle sonuçlanmış dağ kazalarının birkaçı hariç gerisi hep bilgisizlikten, deneysizlikten ve tırmanmayı hafife almaktan kaynaklanmıştır. Ölenler içinde ikisinin de Dağcılık Federasyonu Başkanı olduğu anımsanırsa sorun son derece ciddidir.

Dağcılıkta bir kural vardır: Hangi ortamda ve koşullarda olunursa olunsun tırmanmanın hiçbir biçimi hafife alınamaz. Dağcılık kuruluşlarında görev, sorumluluk aldığım evrelerde, dağcılık eğitim ve derslerinde öğrencilere söylediğim ilk söz, hep şu olmuştur: Spor dallarının hemen hemen tümünde hata yapılırsa çok çok yarışı yitirirsiniz. Ama dağcılıkta yapılan bir hatada ya kendinizin ya da tırmanma arkadaşınızın ölümüne neden olursunuz.

Bunca sözden sonra, dağcılara sık sık sorulan bir soruyu yanıtlayarak yazıyı noktalamak istiyorum. Soru şu: "Dağa tırmanmaktan ne anlıyorsunuz?" Yanıt: "Dağcılık anlatılmaz, yaşanır. Çünkü dağcılık sevdaya dönüşmüş bir yaşama biçimidir."


Sönmez TARGAN









© 2017 WebNaturel Doğal ve Sağlıklı Yaşam
Efes TECHNOLOGy