Paylaş


ORMANDA İNSAN YUTAN ESRARENGİZ DELİKLER

Batı Karadeniz’de Şehriban Çayı kıyısındaki Kumköy’de inanılmaz olaylar dizisi. Ormana giden köylüler, esrarengiz şekilde ortadan kayboluyorlardı. Köylülerin şaşırtıcı deyimiyle “yerin kulağına kaçıyorlardı.” İşin içyüzü neydi dersiniz? İşte, cömert doğanın, canlılara bu kez hazırladığı acı süprizin gerçek öyküsü...

“Gitti o amca, gitti kayboldu işte, gitti cıngıl kuyuya gitti, cıngıl kuyu işte...”

“Nereye gitti amca?”

“Yerin kulağına kaçtı işte!”

“Nasıl yerin kulağına kaçtı?”

“Nasıl ki bizim kulağımız var işte öyle... Bizim kulağımız olmasa bir şey işitebilir miyiz? “Allah’ın işi işte, öyle yerin kulağı. Böyle baş aşağı gider işte.”

Kafam karıştı, söylenenlerden bir şey anlamadığım için başka bir şey de soramadım, boş boş birbirimize baktık. Bir süre adamın gözleri duvardan süzülüp biraz ilerisine damlayan yağmur damlalarına takılmış öylece duruyordu. Sessizliği arkamda mağaranın içindeki aydınlatmaları dizen oğlum Ömer bozdu. “Peki amca nerde bu yerin kulağı?” Yaşlı adam yüzüne dönük ışıklardan sesin sahibini göremiyordu. Elini gözlerine siper edip sesin sahibini aradı. Göremeyince cevabı bana verdi.”Ne bileyim, her yerde var, baş aşağı gider işte.”

Doğada milyon yıllar sonundaki oluşum

Aslında bu hikaye böyle başlamıyor. Anlatacağımız macerayı gözünüzde canlandırabilmeniz için biraz daha eskiye giderek, yerin kulaklarının nasıl oluştuklarına dair kayıtlara bir bakalım.

Şimdi bulunduğumuz yer, 265 ila 65 milyon yıl öncesine kadar deniz imiş (tethtys). Durduğumuz yerde biriken tortular bu milyon yıllar zarfında sıkışıp kıvrılarak taşlaşmış ve İsfendiyar Dağları olarak da bilinen Küre Dağları'nı oluşturmuş. Küre Dağları'nın sınırları doğuda Kızılırmak Vadisi'nden yükselmeye başlar. Batıya doğru denize paralel devam eder. Kocaçay Vadisi’nden sonra da alçalarak Bartın Çayı'nda biter. Kuş uçuşu aşağı yukarı 300 Km’lik bu platoya biz Batı Karadeniz 'karst'ı deriz. İşte o zamanlardaki denizin dibinde biriken bu tortular bugünün karbonatlı kireç taşlarını oluşturur. Asıl hikayenin kahramanı bu kireçtaşı ya da maceramız boyunca duyacağınız adıyla kalkerdir. Kalker, su geçiren bir yapıya sahiptir. Yani üzerine düşen yağmur damlalarının bir bölümü onun derinliklerine doğru seyahat eder. Bu seyahat sırasında da kalker eriyerek suya karışır. Hani bazen bir demlikte uzun yıllar su kaynattığımızda oluşan beyaz tabakalar, işte bu kalkerin tekrar taşlaşması ile oluşur. Su ve kalker; bol yağmurlu Batı Karadeniz "karst'ın da yan yana gelince, ileride okuyacağınız türde yüzlerce güzelliğe ve bazıları tam bir trajedi olan onlarca hikayeye dönüşür.

Dumanı tüten mağaradaki Tanrı misafirliğimiz

Neyse, konu uzadıkça uzayacağa benzer, biz tekrar hikayemizin başladığı Kastamonu Cide yakınlarında Ayı Gölü ormanındaki küçük ine geri dönelim. Benimle beraber dört kişilik çekim ekibim, Şehriban Çayı'nın kenarındaki Kumköy'den kasvetli bir ekim ayı sabahı gün aydınlanırken yola çıkmış, bir saat sonra da çılgın bir ormanla boğuşmaya başlamıştık. Üstüne üstlük bir de sicim gibi yağmur yağıyordu. Geceyi çadır kurmadan sırt çantalarımıza yaslanarak geçirmiştik. Bu nedenle ekip yorgundu. Bu şartlarla ilerlemek de anlamsızlaştı. Beklemek için uygun bir zemin bakıyorduk. İlerimizde ormanın içinde yağmurdan ıslandığı için gri görünen yüksekçe bir kaya duvar görüyorduk. Dibinde sığınacağımız kadar bir in bulma umudu ile o tarafa yöneldik. Umudumuz boşa çıkmadı. Duvara yaklaştıkça altındaki bir boşluktan ateş dumanının tüttüğünü görmek umudumuzu arttırdı. Hızlandık. Önü eğreltiotu ve çalılarla kapatılmış küçük bir in vardı. Duman bu inden çıkıyordu, inin önüne gelince seslendik. Ağzını kapayan çalılardan oluşmuş kapıyı yaşlı bir adam araladı. Şaşkınlıkla, sırtında çantalar, bu yağmurda ormandan gelen garip ziyaretçilerine bakıyordu, inin çalıdan kapısına geldiğimizde kapıyı iyice aralayıp "Girin, girin" dedi. inin içi, girişinden daha büyüktü. Yaklaşık kırk elli metrekarelik oldukça düz ve kuru bir tabanı vardı, ileride bir köşede yanan ateşin dumanı üstümüzde gri bir tavan oluşturuyordu. Bu sebeple tavanın yüksekliğini göremiyorduk. Batıya doğru uzayan karanlık dehliz, bize oyuğun yatay devam eden bir mağara olduğunu işaret ediyordu.

Şimşir kaşık yapan köylülerin mekanı

Sırt çantalarımızı çıkarırken, yaşlı adam meraklı gözlerle bizi izleyip bir yandan da ateşin ışığını güçlendirmek için kuru dalları ateşe yığıyordu. Ateşin yanma ilk ben gittim "Benim adım Cemal, şu gözlüklü olan oğlum Ömer, kara kafalı Oktay, şu gülen de Kamil" dedim. Ateşin çevresinde kütükten bir bank vardı. Duvarın dibinde eğrelti otlarında yapılma yataklar duruyordu. Çalıdan ön duvarın dibinde ateşe asmaktan kararmış demlik ve tencereler, burada bu yaşlı adamdan başkalarının da yaşadığını gösteriyordu. Karanlık dehlizin önünde birkaç dolu çuval üst üste yığılmıştı. Herkes ateşin yanına gelince “Benim adım da Nail, Dağlı Köyü’ndenim” dedi. Nail Amca sonbaharda kaşık yapmak için ormanda şimşir ağacı kesen köylülerle buray gelmiş. Sabah hava bozuk olduğu için daha genç olanlarla kestikleri şimşirleri köye götürmüşler. O gidip dönmeye üşendiği için burada kalıp onun deyimi ile nacak ve takımları onarırmış. Kamil ve ben ateşin başında otururken, sabahtan beri güzel bir kahvaltı hayali kuran Ömer ile Oktay yemek hazırlığına başladılar. Nail Amca’ya su kaynağını sordular.

Kesici alete dönüştürülmüş taşlar

O da karanlığı işaret edip "Şuradan aşağı gidin, aşağıda" dedi. Onlar karanlığa doğru gözden kaybolduğunda ben de Nail Amca'ya yolların üstündeki çuvalları sordum. Nail Amca, dalgın dalgın çuvallara baktı. Sonra, "Bir amcanın kaşık kütükleri, o yerin kulağına kaçtığı için burada kaldılar" dedi. Cevabı pek anlamadım. Kamil de anlamamış olmalı ki sordu: "Nereye kaçtı?" Nail Amca da bu "Nereye kaçtı" sorusunu anlamadı. Soruyu yineleyecektim ki Ömer'in canhıraş bağırması ile irkildik. Kalkıp kafa lambamı çantadan aldım. Ömer'e "Ne oldu, Bir şey mi var?" diye bağırdım. Sesler boşluklarda müthiş akustikler oluşturup bize geri döndü. Ömer sadece "Gelin, gelin" diyordu. Kamil ile karanlığa doğru koştuk. Biraz sonra aşağıya doğru inen küçük taşların oluşturduğu bir yığıntının (çarşak) üstünden Ömer'le Oktay'ın lambalarını gördüm. Görünürde anormal bir şey fark edemedim, tekrar bağırdım: "Ne var oğlum, ne oldu?" Lambayı elindeki bir cisme tutan Ömer, Oktay'la konuşuyordu. Yanlarına indim. Ömer elinde opsidyen kesici bir alet tutuyordu. Opsidyen buraya ait bir taş değildir. Bu mağaranın dibindeki suyun içinde doğal olarak olamazdı. Üstelik bu taş bir el tarafından kesici alete dönüştürülmüştü. Çevremize dikkatli baktığımızda bu mağarayı insanların uzun yıllardır kullandıklarını görebiliyorduk. Suları doldurup Nail Amca'nın yanına geldik. Kamil çocuklara kamera ışıklarını hazırlamalarını söyledi. Onun güdüleri bu mağarada güzel bir hikayenin kokusunu almıştı. Ben de Kamil'in bugüne kadar pek yanıldığını görmemiştim. İkimizin aklı hala yerin kulağına kaçan adamdaydı Acaba niye kaçmıştı? Ormancılarla mı başı derde girmişti? Başka bir şey mi vardı? Işıklar hazırlanıp kamera kurulunca Kamil de ben de Nail Amca'nın karşısına geçtik. Ben tekrar konuya döndüm. "Nail Amca o çuvalların" sahibi niye yerin kulağına kaçtı, nerede bu yerin kulağı?" Nail Amca, bu Allah'ın ormanında, bu yağmurlu günde sükunetin içine sormadan dalan bizlere boş boş baktı biraz da kızarak. "Ne bileyim hangisine kaçtı, bilsem gider bulurdum" dedi. Yerin kulağını tanımlamamız gerekiyor diye düşündüm. Kamil'e "Öncelikle bu kulağın ne olduğunu öğrenmemiz gerekiyor dedim. Kamil, Nail Amca'nın yanına oturdu "Nail Amca sen şu yerin kulağını tarif etsene bize" dedi. Nail Amca eli ile ayı gösterip "Şimşirliklerin içinde olur. Kimi küçük olur bir adam sığmaz, ama bazıları çok derin olur içine taş atarsan yarım saat sonra sesini duyarsın, taş giderken bazen duvarlara vurur cin cin diye çıkarır. Bazıları daha büyük olur, işte kuyular yerin kulağıdır." Artık kulağın ne olduğunu biliyorduk. Karbonatlı kireç taşlarında milyonlarca yılda faylanmalar sonucu oluşmuş çatlaklara giren bol yağmur suyu, bu çatlakları eriterek genişletir ve dikine delikler oluşturur. Bu deliklerin yüzlercesi Batı Karadeniz karst'ının üstünü örten gür ormanlar sayesinde insan gözünden saklanıyorlardı. Odun ya da tahta kaşık yapmak için şimşir kesmeye ormana giren bazı köylüler bir anlık dalgınlık sonucu bu deliklere düşerek kayboluyorlardı.

Ormanın bitki örtüsü, dev delikleri gizliyordu

Deliklerin derinliğini ise oradaki kireç taşı blokunun kalınlığı belirlerdi. Batı Karadeniz karstı'nda geçirmez tabaka denen, toprağın üstündeki geçirgen kireç taşı bloklarının kalınlığı 200 ila 600 metre arasında değişebiliyordu. Yani bulunacak bir delik 600 metre derinliğe kadar inebilir. Tabii kireç taşı erirken yüzeyi bir buzul gibi pürüzsüz kalır içine düşülen delik on metre bile olsa yüzeyinde tutunup bedeni yukarı çekecek bir çıkıntı bulunamayabilir. Düşülen delik derinse mesele yok. Kısa sürede ölünür; ama tüm delikler derin olacak diye bir kural da yok. Eğer birkaç metreden ibaretse ve kimse düşeni görmediyse orada ölüm yavaş yavaş gelecek demektir, içine düşenin ölümü beklemekten başka yapacak bir şeyi olmayabilir. Böylece yerin kulağının aslında bizim izini sürdüğümüz dikine mağaralar olduğunu öğrendik. Fakat şimdi fazladan bir şey daha biliyorduk. Bu orman denizinin insan gözünden gizlediği deliklerden birinde bir adam vardı. Ekipteki herkes aynı şeyi düşünmüş olmalı ki hep bir ağızdan aynı soruyu sorduk. "Nail Amca, adamın yerin kulağına kaçtığı kaç gün oldu? "Dört beş gün oldu. Çok aradık, herkes çok aradı. Her yeri aradık. Gitti, gitti koyboldu işte.” Birbirimize baktık. O adamın hala yaşama şansı vardı ve bu ormanın bir yerindeki o delikte kendisine uzanacak yardım elini bekliyor olabilirdi. Ölü veya diri, adamı bulma şansımız vardı. Ya yaşıyorsa duygusu, hazırlanan yemeğin yarısını boğazımızda düğümledi. Ömer'e "Malzemeyi hazırlayın oğlum, bir de biz arayacağız" dedim. Bir saat sonra yağmurun yıkamaya devam ettiği ormandaydık.


Anahtar Kelimeler


Orman

,

mağara

,

doğa

,

çevre

,

kuyu

,









© 2017 WebNaturel Doğal ve Sağlıklı Yaşam
Efes TECHNOLOGy