YOK EDİCİ KORUMACILIK

Düşmanlar iki türlüdür. Birincisi açık düşmanlar. Bunlar bilinir, görülür ve tanınır. Dolayısıyla bu tip düşmanlar, ona göre gardınızı alabileceğiniz düşmanlardır. İkincisi gizli düşmanlardır ki, bunların ne bilinmesi, ne tanınması, ne de görülmesi mümkündür. Ve bunlar karşısında gardınızı almanız da pek mümkün olmaz.

Bildiğiniz düşmanlardan, koruyucu tedbirlerinizle ve gücünüzün yettiği ölçüde korunmak mümkün iken, gizli düşmanlardan gücünüzün yettiğince ya da yetmediğince kendinizi koruyabilmeniz pek mümkün değildir. Bir İngiliz atasözündeki ifadesi ile bu durum şöyle izah edilir: “My God! Please defend me from my friends. I can defend myself from my enemies.” Tanrım beni dostlarımdan koru. Ben kendimi düşmanlarımdan korumasını zaten biliyorum! 

Gizli düşmanlar, genellikle dost postu altında kuzu kuzu yaklaşıp, kurt düşleriyle sizi ham yaparlar. Bu gizli düşmanların anne, baba, kardeş, hala, teyze, amca, dayı, arkadaş, sevgili, hamili kart, öğretmen, patron,
kurumdaş bürokrat ve siyasetçi versiyonları çok meşhurdur. Ortak hedefleri olan korumak, sizi size rağmen, size karşı korumak arzuları içlerinde sürekli depreşir durur. Gizli düşmanların hayatımızdaki ilk yok edici korumacılık eylemleri annelerle başlar. Yekten hapı yutarız.

Ben maalesef, “aman yavrucak bir taraflarını sakatlamasın” diye kundakta esaret hayatı yaşayanlardanım. Kafa, kol, bacak, bir fasulye sırığı gibi, vücudunda 50 kırık bulunan kazazede misali sarılıp sarmalandığımız yıllar çok şükür geride kaldı. Kundaklandığımız yıllar, yalnızca bedenimizin değil, ruhumuzun da kundaklandığı yıllardı. Şimdilerde bebek kundaklanmıyor. Özgür bedenler, özgür zihinler, özgür yarınlar bekliyoruz umutla.

Ama kundaklanmak, “aman çocuk bir taraflarını kırmasın”, “şimdi bu çocuğun elleri kolları çok narindir, onu şöyle bir sarıp sarmalayalım da bi taraflarına bişiler olmasın” mantığı ile yapılırdı. Korumak için. Çocuğa soran mı var? Onun o her bir tarafının oynama ve hareket etme ihtiyacına ve isteğine inat, mumyalanırdı. Sanki canlı heykel yetiştiriyoruz. Yahu bu çocuk, oynayacak, hareket edecek, kıpraşacak ki gelişebilsin! Anlatabilene aşk olsun…

Bu çocuğa rağmen, çocuğu koruma azmi, “oğlum koşma, düşersin... sen suyu doldurma, dökersin... yemeğini kendin yeme, üstünü berbat edersin…”lerle devam eder,. Zavallı anne ve zavallı yavrucak. İkisi de birbirine muhtaç ve ikisi de hayatı birbirine zehir ederler. Anne korumak ister. Çocuk kurtulmak ister. Ama kurtulmak ne mümkün…

Yok edici korumacılık, hayatın takip eden devrelerinde de aynı şekilde devam eder. Önümüze her yemekten önce itina ile bir önlük bağlanır. Önlük numarası, “sen yiyemezsin, sen şimdi önüne dökersin, sen sakarın
tekisin” şartlanmasının dantelli versiyonudur. Her önlük giydirilişinde, çocukcağız sakarlığını ve dökeceğini bir kez daha anlar. Daha önce yerken ki döktüğü anları bir kez daha kesin bir şekilde hatırlar. Bir de tabak ağzına sokulurcasına kafaya yapıştırılır ki yemek dökülmesin. Eline kaşığı alacak olur, bir nara patlar: Durrr, dökeceksin! Sen yiyemezsin, ben yedireceğim. Ne kadar muhteşem bir pozitif (!) şartlanma ile karşı karşıyayızdır, anlatamam.

Yok edici korumacılık, evde, kırda, bayırda aynı şekilde devam eder durur. Ayakkabısını bile bağlayamayan üniversiteli gençler biliyorum. Anne çok bilmiş edasındaki, havalı kornasıyla “Bu çocuk ayakkabısını bile
bağlayamaz abisi!..” diye ötüyor. Ve bu şekilde öttükçe, çocuk nasıl başlasın ayakkabısını bağlamaya…Çocuğun ödevi var, hemen yardım ederiz. Yönlendirme ve yan sorularla düşünce ufkunu açmak yerine, alırız elimize kalemi, açarız yavrucağın defterini ve ödevi güzelce yaparız. Hani utanmasak, okula bile onun yerine gideceğiz. Bu kadar da korumaya pes valla! Kişilik gelişecekse, karakter oluşacaksa, davranış oturacaksa, nasıl olacak bu, bana bir söyler misiniz?

Halter çalışan bir sporcu düşünün. Annesi babası aman yavrucak bel fıtığı olmasın diye antrenörün önünde ağırlıkları yüklenmişler, kaldırıp kaldırıp indiriyorlar. Ya, öyle işte. Mükemmel halterci yetiştirme modeli.
Neyimizle güleriz bu duruma bilmiyorum ama buna benzer ve bundan daha vahim durumları, kılımızı bile kıpırdatmadan yıllar boyu seyrediyoruz.

Tamam da, çocuk hayatın ağırlıklarını tanımadan, yüklerini yüklenmeden, onları kaldıracak kasları rüyalarında mı geliştirecek? Okulda bir problem olur, hemen okula bir çıkartma yapılır. Utanmasak sokaktan topladığımız magandalarla okulu basacağız. Öğretmenin hiç yanlış yapma hakkı yok mu? Ya da yönetimin? Veya problem çıktığında çocuğun onu kendi özgür iradesi ile çözme hakkı yok mu? Dayak yediyse yedi. Bırakın kendi çözsün. Okul seçeriz onlara, yok edici korumacılıkla. Arkadaş seçeriz, meslek seçeriz, kız arkadaş, erkek arkadaş ve hatta eş seçeriz. Seçmece bunnnaaaar! İyi seçmeceler. Her seçtiğimiz, onlar için bir yok edilmişlik, ah bir farkına varabilsek! Delikanlı ürkek üveyikler gibi, yanına sokulduğu babasıyla şirketin kapısından girer. Ellerinde akşamdan babanın hazırladığı klasik CV. Bizim zamanımızda böyleydi oğlum edalarıyla hazırlandığı, oğlanın CV’yi tutuşundan belli. İş görüşmesi, sahne 1. Benim oğlum diye söö’lemiyorum, çok beceriklidir efendim. Ne iş olsa yapar… Ne denir bu durumda o adama ki;
-“Haaa”? Ya da –“Hooo”? Veya –“Hööööö”? Ne diyeyim ki başka?
Öncelikle ben şirketime tek bir eleman arıyorum, yapışık ikiz değil. Sonracığıma, ben genç bir eleman alacağım, bir baba değil. Şirkete aldığımda baba zoruyla iş yapacak adama, bende iş yok. Hem bunlar kesin öğle yemeklerinde de iki porsiyon malı götürür ve hatta ay başında çifte maaş bile isteyebilirler. Neme lazım. Kalsın. Ben böyle eleman istemiyorum. Ah, bir de babalar ya da analar, ya da dayılar bunun farkında olsalar ya!

Delikanlı sarmaş dolaş manitayla turluyor. Magandanın birinden bir sözlü sataşma gelir. Kızcağız alageyik gibi süzülür delikanlının arkasına. Oğlan kaya gibi diklenir. Ya bırak, laf kıza atıldıysa o cevap veremiyor mu? Belki de oğlan koruyordur kızı, yani korumaya çalışıyordur. Zavallım. O da aynı et bedenden bir insan kızı. Onursa onda da var, en az seninkisi kadar. Sesse, fazlası bile çıkar. Eeee? Bırak kendi kozunu kendi halletsin. Yok. Olmaz. Yok edici korumacılık. Belki kızcağız bir iki laf etse, bizim maganda beyimiz hidayete erip, bir dahi bu tür haltları yemeyecek. Eyvallah yenge diye çekilecek inine. Ama nerdeee?

Yok edici korumacılık her yerde. Hamili kart yakınımdır. Siyaset sahnesine bakmak bile istemiyorum. Ya da bürokrasiye. İçinizi karatmaya hakkım yok. Koru, kolla, gözet, ondan sonra tuvalete gitmek için bile yakın bir
hamili kart arar dururuz. Liderin gözüne bakmadan değil ellerimizin kalkması, ağzımızın açılması bile ne mümkün.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin ticaret emirliği Dubai, en sevdiğim iş ve alışveriş merkezlerinden birisidir. Binlerce ırkın binlerce tonu ile değişik değişik versiyonları dünyanın bu en serbest iş ortamını bir ticaret cennetine çevirirler. Herkesin kafasında bir tek şey vardır: Dubai’ye gidebilmek için ben ne iş yapabilirim? Yapacağınız işi mükemmel bir şekilde yapabilmenizden başkaca bir şart aranmaz orada. Dolayısı ile insandan çok işe bakılır. Ürüne ve üretime bakılır. Bunu kim yapmış, nasıl yapmış sorularıyla vakit öldürmektense, bu iş mükemmel bir şekilde yapılabilmiş mi, sorusuna cevap aranır. 

Geçenlerde, bir iş ziyaretindeyim. Oradaki arkadaşlarımdan birisine yüksek düzeyde bilgisayar kurdu bir yazılımcı gerekiyor. Bir online Hindistan gazetesindeki “iş arıyorum” ilanlarından bulduğu birisini aradı. Cepten. Çıkan kıza yarın 11:00’de kendisini Dubai’deki ofisinde beklediğini söyledi. Bir gün sonra saat 11:00’de kız ofiste. Nasıl geldin, kimle geldin, pasaportun hazır mıydı, vizeyi nasıl hallettin? Kızım senin anan baban yok mu? Eee, iş dediğin böyle olur.

Bizdeki senaryoyu bir düşündüm, başım ağrıdı. Bir sefer kadın kısmı yurtdışında çalışır mı? Bizim kız gurbet ellere giderse? Oralarda ya birine tutulursa? Soruları çoğaltın. Yok edici korumacılık iş başında.
Aslında tek tek koruduğumuzu sandığımız gençlerimizin seçeneklerini daralttığımızın ve onlarla birlikte koskoca bir ülkenin geleceğini de yok ettiğimizin farkında mıyız acaba?

2005’te gümrükler kalkıyor. Koruma duvarları yok oluyor. Şimdiden hazır olmazsak, yarın çok geç olabilir. Annelere, babalara, hamili kartlara havale edilen bir yaşam yerine, yapabildiğimiz kadarıyla ve tamamen bize ait olan bir hayat diliyorum, hepinize. Yapabileceğinize inanın yeter. Gerisi gelecektir. Yırtın bedeninize ve ruhunuza giydirilmiş kafesten koruma kalkanlarını. Aşın. Önce kendinizi, sonra çevrenizi aşın. Bize rağmen bize karşı bizi bizden korumanın modası geçti artık.

Sitemize Reklam Verin
Sitemize reklam vermek için
0 212 275 66 00
numaralı telefonumuzdan bize ulaşabilirsiniz.
MAİL LİSTEMİZE KAYIT OLUN